Lümpen Proletarya Kimin Safında?

 

Bugün Türkiye solunda son 2-3 yıldır ülkeye giren düzensiz göç hareketiyle bir bütün olarak kaçak göçmenlerin ve geçici sığınmacıların tümünün devrimin bir öznesi olabileceği kuruntusu hakim. Kağıt üzerinde masalar kurup masalar deviren bir grup hayalperest ve tüm umudunu aynı yere yükleyen küçük burjuva aydın ve öğrenci kesimi Marksizm’in söylediklerinin dışında bir çok şey söyleyerek olup biten duruma müdahale etmeksizin her şeyi bir akışa teslim ediyorlar.

Ülkeye kaçak yollardan giren, sendikasız çalışmaya hazır, iyi bir eğitimi olmayan, ülkenin yasalarını ve kültürünü bilmeyen, vatandaş olma halinde kolaylıkla iktidardaki İslami Otoriterliğe uyum sağlayacak, Türkiye’ye iktidarın formunda entegre olarak yılların çilesini çeken Türkiye’deki işçi, köylü ve aydınların iradesine karşı demokratik seçimlerde bir hile unsuru olacak olan genellikle lümpen olan kaçak göçmenlerle “sınıf kardeşliği” edebiyatı alıp başını gidiyor.

Hiç kuşkusuz dünyadaki tüm yoksulların çıkarları kapitalist sistemin yok oluşundan geçer. Ancak düzensiz göçler, sınıf bilincine yeni yeni ulaşmaya başlayan, 1980 sonrasında ilk defa ses getiren, kitlesel eylemler yapmaya çalışan, eğitimli ve giderek daha fazla üniversite mezunu haline gelmeye başlayan, yani işini bilen, belirli bir dünya görüşü olan Türkiye proletaryasının kültürüne, bilincine, emek mücadelesine, siyasal otorite oluşturma çabasına ne kadar yarar verebileceği konusunda bu kesimler hiçbir şey söyleyemiyor.

Elbette bugün işini namusuyla yapan, Türkiye’ye uyum sağlayan, çeşitli şekillerde madenlerde, tarım alanlarında, iş merkezlerinde çalışan belirli bölgelerde ve durumlarda sınıf bilinçli işçilerin içinde bulunan mülteci ve göçmenler bulunmaktadır. Ancak genel durum bu değildir ve büyük şehirlerde özellikle de İstanbul’da bir yığılma oluşmuş, bu yığılma tuhaf bir gettolaşmayı getirerek çeşitli taciz ve huzursuzluklara neden olmaya başlamıştır. Ve bu durumdan rahatsız olan başka emekçi ve işçilere “ırkçı” diye bir suçlama yapmak doğru değildir. Çünkü ırkçılık bir başka ırkı, toplumu sömürmeyi hak görmek, onu aşağı olduğu için kullanmakta kendinde nedenler bulmakla ilgilidir. İnsanların çözülemeyen ve giderek büyüyen bu kontrolsüz geçiş kaynaklı sorunlara karşı sağ yelpazeye savrulması şaşırtıcı da değil. Ancak solun bu noktada gerçekler üzerinden politikalar geliştiremeyip sadece iki üç tarz suçlama üzerinden bu durumu ele alması halkta da pek bir karşılığı olmayan; sadece bir işi yapmış, bir sözü söylemiş olmak için yapılan yararsız bir tutumdur.

Gerçekte lümpen proletarya Marksizm’in önderlerinin dışladığı bir sınıftır. Anarşistler ve Fanon gibi Sovyetler Birliğinin neden milliyetçi olmadığını sorgulayan, bu durumu eleştiren eski sömürge milliyetçilerinin umut bağladığı bir sınıftır.

Engels, Köylüler Savaşı’nın önsözünde lumpen proletarya’yı şöyle anlatır.

“Lümpen-proletarya, bu karargahını büyük kentlerde kurmuş, bütün sınıflardan gelen en bozulmuş bireyler tortusu, olanaklı tüm bağlaşıklar içinde, en kötü olanıdır. Bu ayaktakımı, tamamen satılık ve küstahtır. Fransız işçileri, devrimler sırasında, evlerin duvarlarına; Hırsızlara ölüm!’ yaftasını yapıştırdıkları ve hatta bunlardan birçoğunu kurşuna dizdikleri zaman, bu işi, kuşkusuz, mülkiyet aşklarından ötürü değil, ama her şeyden önce, bu güruhtan kurtulmanın gerektiği bilinci ile yaptılar. Bu serserileri savunucu olarak kullanan, ya da bunlara dayanan her işçi önderi, sadece harekete ihanet ettiğini kanıtlar.”

Öte yandan Hitler faşizminin de en büyük destekçisi Almanya’da küçük burjuvazi ile birlikte lümpen proletaryadır. Ünlü yönetmen Mihail Romm’un “Sıradan Faşizm” belgeselinde bu duruma değinilmişti.  Hitler ile birlikte IŞİD, El Kaide gibi terör örgütlerinin de tabanı lümpen proletaryadır. Hayatla, yaşamla bağı olmayan, tüm sınıflara, üretim ilişkilerine yabancı ve onu bozan, ilerlemeyi durduran tüm süreçler içerisinde, gericiliğin hizmetindeki anarşi ve terör durumlarında onun izini sürmek mümkündür.

Bugün Türkiye’deki taciz olayları, -tecavüzün bir suç olduğunun farkında olmayan- serseri yığınları yani lümpen proletarya tarafından işlenmektedir. Ve genel olarak solcu kesimin “Türkiye’de sanki tecavüz, taciz hiç yaşanmıyordu, mülteciler geldi de mi böyle oldu?!” çıkışları tamamen yanlış olmakla birlikte halkın tepkisini toplayan, şuursuz ve sorumsuz ama aynı zamanda mağdur insanları lümpenlerin eline bırakan bir tutum olduğu için gerici, stratejik açıdansa çözüm odaklı değil nefret odaklı karşı devrimci bir tutumdur.

Bugün bu tutuma karşı net bir sınır çekemeyen, Mao’nun “Liberalizmle Mücadele” makalesinde bahsettiği eşi dostu eleştirememe, düzenleyememe, uyaramama hali solun da bir noktada anarşizm ve liberalizme temasının acı bir faturasından başka bir şey değildir. Bugün kitlelere, halkın ekonomik, sosyal sorunlarına yabancı kalan ve solcular en iyisidir tavrında bulunan herkesin en önemli konularda gerçekçi çözümler ve çıkışlar yakalayamayanlar normal zamanda okudukları, yazdıkları her şeyi bir çırpıda silip atanlar, unutanlardır. Krizlere, kriz anlarına hazırlıklı olmayan, kendini ahlaki idealizme göre biçimlendiren kimseler bugün işçi, çiftçi, küçük burjuva kesimler karşısında çaresizliğin, ilgisizliğin, yargılamanın anlamını taşıdıkları ölçüde lümpenliğe umut bağlayacaktır ki kitlelerden kopuk olmak zaten kitleyi suçlamaktan daha fazlasına neden de olamamaktadır.

Lümpen proletarya Mihail Bakunin’e göre gerçek devrimciler hakikaten zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri olmayan “lümpen proleterya, köylüler, işsizler, yasadışılar” gibi, burjuva sınıfının yozlaştırıcı etkisinden en uzak, coşkulu, başkaldırı içgüdüleri en güçlü olan “marjinal” kesimlerdir. Bakunin’ göre gerçek devrimci güçler, derinliklerdeki, uygarlaşmanın dışındaki halk yığınlarıdır. Frantz Fanon da umudunu yurtlarından koparılmış, yoksullaşmış, belli bir mekan ve işe bağlı olmayan lümpen proletarya’ya, sınıfsal bağlar dahil olmak üzere toplumsal bağlardan yoksun toplumsal gruplara bağlamıştır.

İşte bugün solcularımız Bakuninci idealizmin, maceracılığın, içgüdülerden medet ummanın safındadır. Marx’ın ekonomi ve materyalizm, sınıflar hakkında söylediği, Engels’in yaptığı tespitler onlar için önemsizdir. Hatta Marx ve Engels gibi iki deha bugün Türkiye hakkında bizim yorumlarımızı yapsa tefe konacak durumdadır.

Marksizm bir diyalektik materyalist düşünüme dayandırır kendisini. Bir Marksist olguyu ele alırken öznelci bir şekilde bakmaz olaylara. Onun toplum, ülke, bölge, emperyalist güçler savunulan sınıfın ilerleme ve gerileme haline bakarak, partisinin etki ve eylem gücüne göre konum alır. Yani mevcut verilere göre günceller kendisini. Geçmişten kopmaz ama geleceği de geçmişe takılı kalarak belirli ajandalarla, sınıf hesaplaşması dışında başka hesaplaşmalarla özellikle de etnik ve dini hesaplaşmalarla yorumlamaz. O toplumun üstünde objektif kalabilen bir bilim adamı tarzında düşünerek eyleme geçen kişidir.

Engels’in İrlandalı Göçü yazısında bahsettiği tüm olgular bugün farklı ülkelerden akın akın Türkiye’ye gelen ve buna alan açan, bundan memnun olan büyük burjuvazi ve gerici güçler bir nimettir. Ama aynı şekilde Türkiye’deki işçiler, emekçiler, ev kirası ödeyenler, marketlerden asgari ücretle alışveriş yapanlar, büyük şehirlerde yaşayanlar, işsizler için katmerli bir ızdırap ve yoksulluk demektir. Ama aynı zamanda kültürel, toplumsal bir gerileme demektir de. Gerek ekonomik olarak gerekse de -tecavüzün bile  kötü bir şey olduğunun farkında olmayan- milyonların ülkeye girişiyle birlikte. Bu olguları gerçeklere göre değil de ahlaki idealizme ve kafasında kurduğu idealizme göre ele alıp materyalist bir kavrayışlara kendi insanlarına karşı sorumlulukla konuşmayanlar ne Marksisttir ne Materyalisttir. Yazıyı Engels’in durumu ele alışıyla yaptığı bir alıntı ile sonlandırıyorum. Bugün Engels’i zenefobik, faşist, ırkçı olarak ilan edecek çok insan vardır. Ancak gerçekleri böyle söylemek devrimciliktir. Burada amaç ekonomik ve toplumsal veriler üzerinden nasıl konuşulacağını söylemektir. Engels bu sayılanlardan hiçbirisi değildir. Dünyayı liberalizmin dar gözlüklerinden yorumlayanlar büyük burjuvazinin, emperyalizmin güdümlediği organik aydınlar olmaya mahkumdurlar.

Engels‘in İngiltere İşçi Sınıfının Durumu kitabında İrlandalı Göçünün sonuçları hakkındaki sözleri:

İngiliz işçi böyle bir rakiple savaşmak zorundadır; uygar bir ülkede en alt düzeyde, ve en alt düzeyde olduğu için de az ücretle yetinen bir rakiple savaşmak zorundadır. O zaman da Carlyle’ın dediği gibi, İrlandalının kendisine rakip olduğu” her alanda İngiliz işçinin ücretinin giderek aşağı doğru indirilmesinden başka bir olasılık yoktur. Ve bu alanlar hayli çoktur. Pek az yetenek isteyen ya da hiç istemeyen her alan İrlandalıya açıktır. Uzun eğitimi ya da düzenli sabırlı bir uygulamayı gerektiren işler için sefih, istikrarsız, sarhoş İrlandalı yetersizdir, düzeyi çok düşük kalır. Bir makine ustası,  bir fabrika işçisi olması için İngiliz uygarlığını, İngiliz geleneklerini benimsemesi, yani esasta İngilizleşmesi gerekirdi. Ama basit, daha az kesinlik isteyen, ustalıktan çok kuvvet gerektiren işlerde, İrlandalı İngiliz kadar iyidir. O yüzden, bu tür işler çoğunlukla İrlandalılarla doludur: el dokumacıları, duvarcılar, hamallar, ne iş olsa yaparım’cılar, ve bu tür işçiler, aralarında İrlandalı güruhu bulurlar; bu soyun yaptığı baskı da ücretleri aşağı çekmekte ve işçi sınıfını geriletmektedir. Öteki işlere de el atan İrlandalılar daha uygar hale gelseydi bile, kendi parçaları olarak kalan yeterince eski alışkanlık, işteki İngiliz arkadaşları üzerinde, özellikle İrlandalılarla çevrilmiş olmanın genel etkisi dikkate alınırsa, gene de güçlü bir geriletici etki yapardı. Çünkü, hemen hemen her büyük kentte, işçilerin beşte-birinin ya da dörtte-birinin İrlandalı ya da İrlandalı ana-babanın, İrlandalı pisliği [sayfa 150] içinde büyümüş çocukları olduğu yerde, işçi sınıfının yaşamı, alışkanlıkları, zekası, ahlak düzeyi, kısacası tüm karakteri İrlandalı karakterini büyük ölçüde özümsüyorsa, bundan kimse hayrete düşmemelidir. Tam tersine, modern tarihimizin ve onun sonuçlarının İngiliz işçileri içine ittiği geri konumu, İrlandalı rekabetinin nasıl daha da kötüleştirdiğini anlamak kolaydır.

Sonuç Niyetine:

Bugün göçlerle yığılan lümpen proletarya bilerek ya da bilmeyerek egemen sınıfın, emperyalizmin safındadır. Çünkü Türkiye’deki işçilerin mücadelesini bilerek ya da bilmeyerek baltalamaktadır. Bunu da ABD’nin başlattığı Afgan göçü tetiklemiştir. Çünkü ABD’nin Türkiye’yi parçalama, Türkiye proletaryasının kazanımlarını geriletme Anadolu’yu global sömürünün odaklarından birisi yapma hayali mevcuttur. İstanbul üzerinde tam hakimiyet istemektedir ve bu eski bir talep hiç değildir. ABD Emperyalizminin dünden bugüne ilerleyişinin özüdür. Bunu da ancak bizim coğrafyamızda 1923’te kemikleşmeye başlayan Türk ulusal yapısını bozarak yapmaktadır. Bugün ABD ve küresel emperyalizmin aktörleri yerel işbirlikçi finans çevrelerinin yardımıyla Türkiye’deki bazı şehirleri Türk kültür ve etkisinden uzaklaştırıp komprador ve işbirlikçi burjuvazi vasıtasıyla Körfez Araplarının finans çevreleri yoluyla bir köle pazarına çevirmek istemektedir. Bugün İstanbul üzerinde Anadolu’dan gelip oraya yerleşen insanların bir süre sonra orada yaşama koşulu kalamayacaktır.  İstanbul üzerinde gelecek 50 yılda büyük bir Hong Kong’laşma durumu istenmektedir. Bunu da kapitalizmin buralardaki ilerleyişinden, ülkemizde dört beş parça sömürge alanı tesis etme istencinden ayrı okumak mümkün değildir. Aynen Çin’in 1900’lerde parçalanmış, sömürülen yapısı gibi Türkiye ve Batı Asya’da yaratılan parçalanma ve kaosların tümü Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli kapitalistlerin buraya biçtiği rolün bir yansımasıdır.  Bugünkü yığılmanın oluşturduğu kira ve gıda fiyatlarındaki artış aslında Türkleri buradan kibarca uzaklaştırmanın ekonomi politiğinin bir yansımasıdır.

İşin içteki sorunların yanında dıştan gelen ve talep edilen, projelendirilen yönü budur. Bugün Türkiye Sevr’in başka türlüsü ile karşı karşıya gelmek üzeredir. Avrupa Birliği kendisini göçlerden sıkı bir şekilde korumaktadır ama aynı zamanda Türkiye’yi bir yığılma alanına çevirmektedir. AB, Türkiye’de bir çok açık ajanı yani STK sözcüsü, gazetecisi ile birlikte göçlere ikna etmeye çalışmakta, Türk halkını bezdirmek, yıldırmak istemektedir. Bugün Türkiye’nin parçalanmasına giden süreç AB Emperyalistleri için aynen Yugoslavya’nın parçalanması gibi iştah kabartıcıdır. Türkiye’yi şehir devletlerine bölme, dünyayı bin devletli bir nizama sokma bu nizam içinde ABD’yi tek birleşik ve kuvvetli devlet halinde tutma globalizmin temel hedefidir. Emperyalistler arası uzlaşı hiçbir zaman mümkün değildir ama aynı zamanda en büyük emperyalistin dünyayı kendi karşısında küçültme çabası daimidir. İşte bu koşullar da mevcut tablonun gidişatı hakkında önemli bir değerlendirme konusudur.

Emperyalizme, faşizme, kapitalizme karşı durmak zordur, çetrefillidir. Çünkü hiçbir şey mekanik, dar ve işçici bir ikiliğe dair değildir. Ezberler, narodniklerin tutumlarına benzer inatçılıklar yapana pek fayda vermez. Çünkü kitlelerden genel olarak uzaktır, bireyliğe bireysel tutuma dairdir. Oysa her şey tek bir insanın dahi zihnine sığmayacak bir karmaşaya, diyalektik bir örüntüye, çok yönlülüğe sahiptir. Bu karmaşa eşitsiz gelişme dünyasının doğal dinamiğidir ve her olguyu böylesine geniş bir şekilde ele alıp okumak günü yakalayan bir teorik yaklaşımın özünü oluşturur.

Emre Kabartaş

20.04.2022

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: