“İDEOLOJİSİZ” BİR DOKTRİN: ANARŞİZM!

İNSANLIK TARİHİNİN EN GERİCİ EN KARŞI DEVRİMCİ DOKTRİNİ “ANARŞİZM!”

“Dünyadaki her şey hareket halindedir…

Yaşam değişir, üretici güçler büyür, eski ilişkiler çöker.”

Karl Marx

I.Bölüm

ANARŞİZM’İN BABASI: JOSEPH PROUDHON
Fransız düşünürü Pierre Joseph Proudhon (1809–1865), iktisadi doktrinler tarihi içinde, Anarşizm’in babası olarak nitelendirilebilir. Siyaset bilimi alanında Anarşizm deyimini ilk defa kullananda Proudhon olmuştur. (G.D. H. Cole, A History of Socialist Thought, Cilt:1 Londra, Syf. 202, 1962) Bu niteliğini bütünleyen bir diğer özelliği de tekelleşmenin ağır baskısı altında ölmeye mahkûm duruma düşen ve “Ölmek istemeyen orta sınıfların sözcüsü” olmasıdır. Dolayısıyla Anarşizm, özü itibariyle bir orta sınıf (küçük-burjuva) ideolojisidir. Lenin’in “Çocukluk Hastalığı…” isimli kitabında belirttiği gibi, “Kapitalizmin hoyratlıkları karşısında çılgına dönen küçük-burjuvada, Anarşizm’de kapitalizme özgü birer olgudur. Bu tür bir devrimciliğin kararsızlığı, boşluğu, hızla teslimiyete, duyarsızlığa, boş fanteziye ve hatta olan şu veya bu çeşit burjuva eğilimi yönünde çılgın bir tutkuya dönüşme özelliği herkesçe bilinmektedir. (V. İ. Lenin, Çocukluk Hastalığı, 1968)



Proudhon, yalnızca despotik iktidara değil, her demokratik iktidara da karşı çıkmıştır. Örneğin 1848’de Fransa’da genel oy hakkının sağlanmasına “İnsanın insan tarafından daha çok yönetilmesi” olarak gördüğü için karşı çıkmıştır. Bu yöndeki düşüncelerinin uzantısı olarak işçilerin siyasal parti içinde örgütlenmelerine karşı çıkmış; “İktidar, tiranlık kalesinin aracı ise, partiler onun hayatı ve düşüncesidir” görüşünü savunmuştur. (P. J. Proudhon, Les Confessions d’un revolutionnaire, 1849, M. Riviere Paris 1929) Nihayet, işçilere seçimlerde çekimser davranmayı örgütlemekle medyanın varlıklı sınıflara kalmasına hizmet etmiştir.

Proudhon’un örgütlü işçi hareketi karşısındaki tavrı, büyük balıkların küçük balıkları yuttuğu bir ortamda, birleşerek kolay yutulur lokma olmaktan kurtulan küçük balıkların halini hatırlatmaktadır.

Proudhon, işçi sınıfı için hiçbir kurtuluş yolu tanımaz. “Sefaletin Felsefesi” adlı kitabında, bu yöndeki iddialarını, grevci işçilerin kurşunlanmalarının meşru olduğu yolunda fetva vermeye kadar vardırır. Ona göre, “İşçiler hükümdar olmadıkları sürece esir kalmak zorundadırlar”. (P. J. Proudhon, Felsefenin Sefaleti, M. Riviere, Cilt: I, Syf. 151–152, Paris 1923)

Proudhon’un “iki kere ikinin dört ettiği kadar doğru” olduğunu ileri sürdüğü bu görüşlere, “Felsefenin Sefaleti” isimli kitabında yanıt veren Marx, “Bay Proudhon’un söyledikleri içinde yalnızca iki kere ikinin dört ettiği kadar doğrudur” der. (Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Syf. 145, 1847)

İDEOLOJİ DEĞİL… DOKTRİN
Anarşizm nedir (?) sorusuna Anarşizm’in ideoloji olmadığını ve bir doktrin olduğunu belirterek devam edeceğiz. Anarşizm için ideoloji değil, doktrin kavramını vurgulayarak kullanacağız çünkü ideoloji, sistemlere, dolayısıyla sınıflara aittir. İdeolojiler, fikir adamları tarafından icat edilmez, tarih içinde sistemlerle ve sınıflarla birlikte oluşur. İdeoloji, ait olduğu sistemin, ait olduğu sınıfın düşünce ve değerlerinin bütününü oluşturmaktadır bundan dolayı. Başka deyişle ideolojiyi, tarih yapar. Aydınlar ise, tarih içinde oluşan malzemeye şekil verirler. Bu yüzden aydının yaptığı iş, doğada bulunan altına biçim veren kuyumcunun yaptığı iş gibidir. Kuyumcu altını yaratmaz, ancak ona biçim verir.

Bir toplumun üretici güçleri ile üretim ilişkileri, o toplumun üretim tarzını oluşturur. Her üretim tarzı, üstyapıda belli bir devlet örgütlenmesi ve ideolojiyle birlikte var olur. Hâkim sınıf, tolum üzerindeki hegemonyasını, bu silahlı kurumları ve ideolojik hâkimiyeti sayesinde sürdürür. Altyapısı ve üstyapısıyla bütün ilişkiler ve kurumlar, sistemi veya başka deyişle toplumsal / ekonomik kurtuluşu oluşturur. Bundan dolayıdır ki Anarşizm, ideoloji değildir. Çünkü Anarşist bir sistem olamaz.

Anarşizm, insanlığın yaşaması, üretim çarkının dönmesi, üretilenlerin dağılımı ve insan ihtiyaçlarını karşılaması için bir sistem sunmuyor. İdeoloji, sisteme ve sınıfa aittir. Doktrin ise, o doktrini ortaya atan fikir adamına aittir. İdeolojiyi, toplumsal süreç yaratır; başka deyişle tarih yapar. Doktrini, fikir adamı yaratır, kişiler yapar.

Fikir adamları da kuşkusuz tarih sahnesindedirler ve ideolojileri dışında değillerdir. Her doktrinin sınıfsal bir kaynağı vardır, dolayısıyla her doktrinin dayandığı bir ideoloji vardır. Fakat doktrin, tarih içinde oluşan ideolojinin kendisi değildir. Doktrin de kuşkusuz belli bir sistemin, belli bir ideolojinin de hizmetindedir; ancak ideolojinin kendisi değildir. Anarşizm, bir doktrin olarak, hâkim sisteme yamanmış, onun hâkimiyet araçlarından biri olmuştur.

Anarşizm, insanlığa hiçbir olumlu vaatte bulunmuyor; kurma ve yapma iddiasını reddediyor; yalnızca yıkma iddiası taşıyor veya yalnızca yıkma çağrısında bulunuyor. Anarşizm’in otorite düşmanlığı ve yıkıcılığı, devrimcilik değildir. Devrimcilik, yıkıcılık değil, kuruculuktur. Kuşkusuz devrim, köhnemiş olanı yıkar, ama daha önemlisi, yeniyi inşa etmesidir. Devrimin yıkma ve kurma eylemlerinde, belirleyici olan kurmaktır. Başka deyişle yıkabilmek, kurabilmeye bağlıdır. Bu nedenle Anarşizm, yıkma çağrısı yapabilir, ama bir sistemi yıkmaz. Ancak kurucular, yıkabiliriler. Kuramayacak olan, yıkamaz! Bundan ötürü yeni devleti kuramayacak olan, eskiyen devleti yıkamaz.

Eğer herhangi toplumsal bir güç, yerine yeni sistem kuramayacaksa, var olan sistemi yıkamaz. Herhangi bir yıkma heveslisi, eğer yeni bir toplumun kurucusu değilse, yıkma işleminde en küçük bir başarı kazanamaz, terinse sistemi güçlendirir. Ve toplum, dağılmayı kabul etmez; her toplum yaşamaktan yanadır ve yaşamaya devam edecektir. Ve her toplum, kendi yaşamını devam ettirmeyi sağlayacak bir mecrada hareket eder ve ilerler. Kimi zaman bu mantığa uymayan, devrimci olmayan başıbozuk yıkım dönemleri yaşansa da, toplum kaçınılmaz olarak yaşamını sürdüreceği üretim ilişkilerini ve sistemi yeniden kuracak bir yapıcılığa yönelir. O nedenle her fetret devrini, yeni bir kuruluş dönemi izler. Kurucu olmayan yıkıcılar, hayatla çarpışırlar ve hayata yenilerek sahneden çekilirler.

Temel sınıflar, yapıcı oldukları, yani var olan üretim ve hayat çarkının yerine yenisini koyabildikleri için, eskiyen sistemi yıkabilmişlerdir. Onların yıkıcılığı, yapıcı bir tasarıma sahip olmaktan kuvvet alır. Sistemi yıkabilmek için yenisini koyabilmek gerekir. Bugünkü küçük ‘Büyük’ Amerika sistemini de, yerleşik değerlere meydan okuyan başıbozuk takımı, marjinaller vb. yıkamaz. Çünkü insanlar, su içecek, ekmek yiyecek, santraller enerji üretecek, demiryolları, karayolları işleyecek, tiyatro sahnelerinde oyunlar oynanacak vb. vb. ve devrim, bütün bu toplumsal işlevlerin büyük çoğunluk yararına yapılması için gerçekleşecektir. Yani toplum bir örgütlenmedir. İnsan toplumunun hayvan sürüsünden farkı buradadır. Toplum, o nedenle örgütlü olmaya ve yapıcılığa sürüklenmiştir. Kısacası diyalektik!

Kuruculuğu ve örgütü reddedenler, toplumu reddetmiş olurlar. İnsan, tekrar sürü halinde yaşamaya dönemeyeceği için, kurucu olmayanların arkasından gitmemiştir ve gitmez. Onların abartılı yıkıcı sloganları, vur kırdaki aşırılıkları toplumdan destek almaz. Toplum, yalnız ve yalnız yeni toplumu kuracak bir yıkıcılığın çağrılarına cevap verir: o da eski sistemin yıkılmaya yüz tuttuğu koşullarda.

Bundan dolayı eğer toplum, tarihsel olarak yeni bir sistemin eşiğine gelmemişse, devlet iktidarını yıksanız bile, kuracağınız toplum yine aynı toplumdur. Örneğin 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal, Şah’ı kastederek, “İstanbul şehrinde ol sahip sultan, tacı devlet ile salınmalıdır” diyordu. Yani o çağda, Osmanlı hanedanını yıkabilmeniz için, bir başka feodal hanedana bağlanmanız gerekirdi. Anarşizmin Serüveni, Bilim ve Ütopya, Sayı 117, Mart 2004) Ve bu yüzdendir ki, devrimci, kurulacak toplum devleti, hayal dünyasında değil, toplumsal gerçeklik dünyasında tasarlayabilir. Başka deyişle, kurulacak toplum, ancak ve ancak kurulabilecek toplumdur. Bu nedenle yalnız ve yalnız kurucular, devrimcidir.

Felsefe düzleminde bakacak olursak, kurucu devrimci ile başıbozuk yıkıcı arasındaki cepheleşme, materyalizm ile idealizm arasındaki karşıtlığı da getirir ki, kurma ve yapma ile ilgilenmeyen başıbozuklar, toplumun önüne imkânsız yıkıcılığı koyarlar ve yıkmanın imkânsızlığını kanıtlarlar. Bu bağlamda Anarşizm’in idealizmi, dinlerin idealizminden daha aşırıdır. Çünkü dinler, ne de olsa, bir üretim sistemi üzerinde yükselirler ve bu açıdan gerçeklik zeminine dayanırlar. Dinler, yeryüzünde oluşmuş bulunan efendi / kul ilişkisi gerçeğini, yani toplumun maddesini, gökyüzüne taşırken idealizm’e dönüşürler. Anarşizm ise, sistemi reddettiği için, toplumu da reddeder ve bu anlamda, sanki toplumun dışında, gökyüzünde oluşur. Bu açıdan Anarşizm gelmiş geçmiş en idealist doktrindir.

ANARŞİZM HANGİ DEVLETE DÜŞMAN (… ?)
“İnsanın insan üzerindeki yönetimi köleliktir… Her kim bana hükmetmek için elini sırtıma koyarsa, o bir zalim ve despottur. Onu kendime düşman ilan ediyorum…

Yönetilmek: polisçe gözetlenmek, denetlenmek, dikizlenmek, sevk ve idare edilmek, yasalar içinde boğulmak, sınırlandırılmış olmak, hareket alanı daralmak, nasihat ve öğüt dinlemek, kontrolden geçmek; hiçbir hak ve yetkisi olmayan birilerince emir altında kalmak demektir… Yönetilmek her işte, her harekette, her faaliyette kaydedilmek, bir şeylere tabi tutulmak, değerlendirilmek, damgalanmak, vergi ödemek, uyruklu olmak, ruhsatlı olmak, otoriteye maruz kalmak, yararlı olmak, uyarılmak, engellenmek, reforme edilmek, düzene sokulmak, cezalandırılmak demektir. Yönetilmek: kamu yararı bahanesiyle ve kamu yararı adına suiistimal edilmek, idare edilmeye tabi tutulmak, dolandırılmak, sömürülmek, birilerinin tekelinde olmak, aldatılmak, hırsızların eline düşmek, şantaja uğramak demektir.

Sonuç olarak yönetilmek en küçük bir direnişte, daha şikâyete kalkışmadan baskı görmek, cezalandırılmak, fena halde dışlanmak, hakarete uğramak, takip edilmek, tartaklanmak, bir şey söylemek için ağzını açmamak, hapse atılmak, kurşuna dizilmek, topa tutulmak, yargılanmak, lanetlenmek, sürülmek, kurban edilmek, satılmak, ihanete uğramak ve üstüne üstlük alaya alınmak, makaraya sarılmak, küfürlere maruz kalmak demektir. İşte yönetim budur: onun adaleti de, ahlakı da budur” P. J. Proudhon (Karin Kramer, Verlag Yazarlar Grubu Anarşist Kuram ve Kökeni, Çev. H. İbrahim Türkdoğan, Birey Yayınları, Syf. 19–20)

Proudhon’un devlete karşı bu fikirleri Anarşist öğreti açısından genel geçer bir özellik taşımaktadır. Bu yaklaşımın siyaseten nereye denk geldiğini ise Frederich Engels Carlo Cafiero’ya 1 Temmuz 1871’de yazdığı mektupta bakın nasıl tanımlıyor: “…İşçi sınıfı yönünden gelecek her türlü eylem mevcut siyasal durumun tanınmasını varsayacağından ve bütün siyasal eylemler, ona göre “Otoriter” eylemler olduğundan, o bunlara düşmandır.

Sermayenin şu andaki siyasal baskısını ve zorbalığını nasıl ortadan kaldırmayı umduğunu ve “Otoriter eylem”e başvurman mirasın kaldırılması üzerine o gözünün bebeği düşüncelerini nasıl yürürlüğe nasıl koymayı düşündüğünü açıklamıyor. Lyon Ayaklanması sırasında, Eylül 1870’te, silahlı kuvvetlerin mat ettiği Bakunin, kent belediyesinde, Ulusal Muhafız’ın tüm burjuvalarına karşı hiçbir önlem almadan devletin kaldırılmasına karar çıkarttı, oysa burjuvalar, hiç tasa çekmeden güzel güzel belediye sarayına geldiler, Bakunin’i kapı dışarı ettiler ve bir saat geçmeden devleti yeniden yerine oturttular…” (Karl Marks / Frederich Engels, V. I. Lenin, Anarşizm ve Anarko-Sendikalizm, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, I. Basım, Syf. 57 Ankara, Mart 1979)

Bu masumane gibi görünen karşıtlık esasen Anarşizm’in bozuk karakterinden kaynaklanıyor. Büyük fikir akımlarından Bilimsel Sosyalizm ve kapitalizm arasındaki ikircikli tavrı siyaset düzleminde çok geçmeden onu Liberalizm’e teslimiyete götürüyor. Özgün bir karakter taşımaması kuvvetli gördüğüne biat etmeyi getiriyor. 1850’lerdeki devrimci hareketi yaratmaya çalıştıkları bozgunculuk tutmuyor.

Medeniyete ve tarihe karşı olan sorumsuzluk bu akımı hızla emperyalizmin koçbaşlarından biri haline getiriyor. Devrimci saflarda tutunamamanın ardından tam boy bir pervasızlıkla emperyalizmin önündeki en önemli direnç noktalarına saldırıyor. SSCB deneyimi üzerinden sosyalizmi “Mahkûm” ettikten sonra ulus devletlere “Modası geçen” ve gericileşen modeller olarak yaklaşarak Pentagon kurmaylarının basit sözcüsü konumuna geliyor Anarşistler, bu konuda Noam Chomsky izlenmeye değer bir kalemdir.

SSCB’nin kuruluş yıllarındaki Kronştad İsyanı’na eklenen 1936 İspanya İç Savaşı’ndaki yıkıcı tavrı emperyalizm ile ilişkisini teori alanından pratiğe geçirmiştir. II. Emperyalist Dünya Savaşı gibi insanlığın yaşadığı belki de en ciddi sınav, bize devlet örgütlenmesinin eşitsizlik ve emperyalizm koşullarındaki zorunluluğunu net olarak göstermiştir.



TOPLUMSAL MÜCADELELER TARİHİNİN DEĞİŞMEYEN ÖKSE OTU: ANARŞİZM


İdeolojilerin sonunun geldiğinin ilan edildiği ve egemen ideolojiden başkasına yer tanımama kararlılığının sürdürüldüğü günümüz koşullarında, genel olarak sağlanmış bulunan ideolojik sığlık, görünen o ki, Anarşizm açısından fazlasıyla söz konusudur. Anarşizm’i, sosyalizmin veya komünizmin özel türü veya türevi olarak görme yanlışlığı yine varlığını sürdürüyor.

Elbette ki: Anarşizm ve Sosyalizm arasında, her ikisinin de kapitalizme karşı bir tepki niteliği taşıması gibi ortak bir yan bulunmaktadır. Ne var ki, aynı şeye karşı olan iki şeyin birbiriyle uyuşma içinde olmamaları ve hatta kesin bir çatışma halinde bulunmaları pek ala mümkün olabilir. Üstelik Anarşizm’in kapitalizme karşıtlığının, tarih boyunca ve günümüzde, kapitalizme güç ve destek sağlama yönünde bir işlev kazanmış bulunduğu görüldüğünde, Sosyalizm ile Anarşizm arasındaki uzlaşmaz çelişki, yadsınmayacak bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır.

Kimileri, kendilerini Anarşist olarak gördükleri halde, Anarşizmin baş düşmanı olan Marks’ın desteğini de elden kaçırmak istemezler. Bu nedenle, Marks’ında devletin ortadan kalkmasını amaçladığını; dolayısıyla, anarşistlerin, devletsiz, hükümetsiz, yasasız toplum ütopyalarının Marksizm’e de uygun düştüğünü ileri sürmek gibi vahim bir yanlışlık sergiledikleri görülür.

Gerçekte ise, Marks’ın, insanlığın gelişiminin ne zaman geleceği bugünden görülemeyecek kadar ileri aşamalarında, belli bazı toplumsal ve ekonomik gelişmelerin sağlanmasından ve yeni bir insan tipinin oluşumundan sonra, zora dayalı otoriteye yeri tanımayan bir toplumsal düzenin kurulması anlamında, “Devletin sönümlenmesi” düşüncesini ortaya koymasıyla, Anarşistlerin devlet, hükümet ve yasa karşıtlıkları arasında hiçbir ilişki yoktur. Anarşistler, kapitalist toplumun yerine ve onun hemen ardından devletsiz, hükümetsiz, yasasız bir düzenin kurulmasını amaçlamaktadır. Marks ise azınlığın çoğunluğa hükmettiği kapitalist toplumun yerini, çoğunluğun azınlık üzerindeki hegemonyası anlamında ve gerçek demokrasi olarak gördüğü bir proletarya diktatörlüğünün almasını savunmuştur. (Karl Marks/Frederich Engels, KP Manifestosu, Syf. 83, 1974)

Anarşistler, devletin egemen sınıfın bir baskı aracı olduğu yolundaki şablondan yola çıkarak, devlet neylerse kötü eyler gibi bir anlayışla her türlü kamusal kurumu, politikayı, önlemi reddederler ve ilgi alanlarının dışında tutarlar. Oysa Marks, kapitalist toplumda da sınıflar arası güç çekişmesinin el verdiği oranda devletin daha sosyal ve daha demokratik olması yolundaki mücadelenin önemini görmüş ve yaşamı boyunca bu yoldaki çabalara bizzat katılmış ve önayak olmuştur. Ona göre, devlet sınıf mücadelesinin terk edilmesi gereken alanlarından biridir. Bu bakış açısı, daha sonraki dönemlerde Gramsci ve Althusser gibi bazı Marksist düşünürler tarafından “Devletin göreli bağımsızlığı” kavramı çerçevesinde geliştirilmiştir.

Marks, özgürlükçüdür; ancak, insanın örgütlü toplum içinde yaşama gereksinimini de yadsımaz. Ona göre, Grundrisse’de ifade ettiği üzere “En ileri derecesinde yalnızlık vahşiliktir ve yaptırma ve zora dayanan birlik bir barbalıktır”. Yine de Anarşistler, Marks’ı otorite yanlısı bularak eleştirirler.

ANARŞİZM YÜKSELİŞ DEĞİL ALÇALIŞDIR


Anarşizm’in yıkıcılığı, sistemleri temsil eden temel sınıflardan birinin uyguladığı şiddetle aynı şey değildir. Ne köle sahibi aristokrasi, ne feodal sınıf, ne burjuvazi, ne de işçi sınıfı, kendisini otorite düşmanlığına ve yıkıcılığa adamıştır ve adayacaktır da. Bu sınıflardan ötürü, belli üretim ilişkileri temelinde ve belli üretici güçlerle birlikte var olurlar; dolayısıyla belli toplumsal kuruluşları, yani sistemleri temsil ederler.

Anarşizm’i savunmak Bilimsel Sosyalizm’in reddine götüren ve günümüzde de örneklerini yaşadığımız ama kendini Anarşist olarak adlandırmayan ama bu söylevlere paralel olarak kendini sosyalist devrim çerçevesi içinde gören “Lev Troçki gibi” ya da TKP’nin en büyük küfürleri arasında yer alan “Resmi sosyalizm”, yani iktidar olabilmiş sosyalizmi savunmak gibidir. Bu terimle aslında kastedilen sosyalist deneyimlerdeki yozlaşma ve geri dönüşler değil, hedef, doğrudan doğruya gelenektir. Hangi gelenek? 20. ya da 21. yüzyılda kitleleri seferber etmiş ve iktidar olarak sosyalizmin denemelerine girebilmiş olan “Gelenek” mi? Bu açıdan Troçkizm, bir çırpıda, aşamasız, “Saf” ve doğrudan proleter devrimini savunur. Oysa böyle bir devrim hayatta hiçbir zaman olamayacağı içinde en sonunda devrimin olanaksızlığına varır. Bu temellerden hareketle, temel sınıfların dağılmakta olan bir önceki sisteme ve hâkim sınıfa karşı tavırları yıkıcıdır; yıkıcılıkla sonuçlanmaya gitmede ve bu yıkıcılık, yeni bir sistemin gerekli kıldığı yapıcılıkla bütünleşmesini gerektirmek zorundadır.

Örneğin Yunan ve Roma uygarlığını, köleci aristokrasi kurmuştur. O nedenle köle sahipleri dâhil, tarihin bütün hâkim sınıfları, yükseliş dönemlerinde ilerici bir rol oynamışlardır. Bu nedenle bütün siyasal akımlar, tarih sahnesinde bir rol oynarlar. Roller, verilidir, var olan tarih sahnesinin içindedir. Tutucusu da devrimcisi de o sahnenin içindedirler. Tutucu, var olan üretim ilişkilerini koruma rolünü oynamaktadır. Devrimci ise, o sahneyi değiştirme görevini yapar. Ancak devrimci de o sahnededir, çünkü değiştireceği sahne orasıdır ve yeni gelecek üretim ilişkileri de o sahnede filizlenmektedir.

Köle sahiplerinin, feodal beylerin, burjuvazinin ve işçi sınıfının temsil ettiği sistem, başlangıçta çökmekte olan sistemin içinden filizlenmiştir. Anarşizm ise, herhangi bir sistemin içinde filizlenmez. Gelmekte olanı, geleceği, yeniyi ve ileriyi temsil etmez. Dikkat edilirse Anarşizm, yükselişin değil, alçalışın doktrinidir: yükselen sistemin süngüsü değil, alçalan sistemin kör baltasıdır.

ÇÖKEN BİR SAFSATA
Anarşizm, 19. yüzyılda köhnemiş asilzadeliğin ve yok olan Ortaçağ loncasının en umutsuz kesimleri arasında ortaya çıktı. Fakat yıkıcılığı nedeniyle devrimci akımın içine saklanabildi. Bu nedenle dönemin devrimcileri tarafından başlangıçta devrimci akım içindeki bir sapma gibi değerlendirildi. Oysa Anarşizm, devrimci akım içindeki bir sapma değil, yıkılan feodalizmin çamurudur.

Anarşizmin yıkıcılığı, kaçınılmaz olarak sistemin yıkıcılığına yamanır ve o sistemde yeni gelen sistem değil, eskiyen, çürümekte olan sistemdir. Anarşizm, yükselen burjuvazinin veya geleceğin sınıfı olan proletaryanın yıkıcılığına değil, çırpınmakta olan feodal sınıfın son yıkıcı girişimlerine eklemlenilir. Tutucunun ve devrimcinin aktif roller üstlendikleri, kendi beyinlerine, kendi sinir sistemlerine sahip oldukları bu sahnede, anarşist kukla olarak yer alır. Anarşist, sistem kurmayı, yani tasarımı reddettiği için kendi beyni yoktur, başkasının tasarımına, başkasının kumandasına bağlanmıştır.

Örgütlenmeyi reddettiği için kendi sinir sistemi ve organları yoktur. Başkasının sinir sistemi ve organları, onun iplerini oynatmaktadır. Anarşizm, siyasal doktrinler arasında kukla işlevi için üretilmiş bir doktrindir. Hükmeden ile hükmedilen arasındaki ilişki, Anarşizm’de bir bağımlılık ilişkisi olmaktan çıkar; bir alet olma ilişkisine dönüşür. Bağımlı olanın bir iradesi vardır. Anarşizm ise, her türden iradeyi daha başından reddetmiştir ve o nedenle bir maşanın, bir çekicin, bir tornavidanın, bir baltanın, bir kerpetenin veya bir hela süpürgesinin işlevine sahiptir.

Anarşizm, insanlığın bu serüveninde, şu veya bu tarihsel aşamada, tarih yapan temel sınıflardan birini temsil edemez ve etmemiştir. Anarşizm, ne köle sahiplerinin, ne feodal beylerin, ne burjuvazinin, ne de işçi sınıfının ideolojisidir. Tarihi yapmadan tarihi yıkma olanağı bulunmadığı için, Anarşizm tarihin ideolojik inşasının esas etkenleri arasında yer almaz. Ancak bir hâkim sınıfın oyuncağı işlevini görür.

Tarihi olarak yenilmiş ve hiçbir gelecek umudu olmayan sınıfların artıkları, “Benden sonra tufan” düşüncesinin kucağına düşerler. “Benden sonra tufan” ruh halinin doktrini olarak Anarşizm ve onun gördüğü ‘Tufan’ hiç olmayacaktır. Çünkü bir toplumun sistemsiz kalması, üretim çarkından, üretim ilişkilerinden yoksun kalması mümkün değildir. Hayatın sürmesi için, yıkılan üretim ilişkilerinin yerini yeni üretim ilişkilerinin alması gerekir. O nedenle bir sistem, ancak yenisi gelirken yıkılır. Yani tavuk yumurtasından kabuğun kırılması için, o kabuğun içinde cücük olması gerekir. Ve o cücükte gelişip büyüyerek kabuğu zorlayacak ve kabuk kırılacak. Civciv büyürken, kabuk, yani sistem onu koruyacak ve o sıra hayatın hizmetinde olacaktır. Sistemlerin yıkılması da böyledir, yani hayatla karşı karşıya geldikleri zaman yıkılmaları kaçınılmaz olur. Ve ancak o yıkım, yeni bir hayatın başıdır. Bu nedenle hiç kimse kendini zorlayarak tufan yapamaz. Ve hiçbir tufan, birisi “Benden sonra tufan” dedi diye kopmamıştır. Bundan dolayıdır ki Anarşizm, tufan koparamaz.

“Tufan”, ancak o yeni üretim ilişkilerini temsil eden yükselen sınıfın tufanı olabilir. Doğadaki tufan nasıl doğal nedenlerle kopuyorsa, toplumsal tufanlar da toplumsal nedenlerden kaynaklanır. Toplumsal tufanlar, genellikle yapıcılığa yönelik bir yıkıcılığı temsil ederler ve tarih sahnesinde estikten sonra, yerini yeni sistemin huzur ve barışına terk ederler.

Anarşizm, işte tarihin seyrindeki bu temel mantığa hiçbir yerde ve hiçbir anda uymadığı için gerici bir safsatadır. Anarşist doktrin, bir safsata olduğu için, tarihin öznesi olan temel sınıfların ideolojisi olamaz.

SOYUT DEVLETİN DÜŞMANI KARŞI-DEVRİMCİ KARAKTER

Tarihi, sınıflar yapar. Sınıflar, tarihi devlet olma mücadelesiyle ve devlet olarak yapar. Bu açıdan tarihin öznesi, devlettir. Anarşizm, soyut devlet düşmanlığıyla tarihin karşısına çıkar.

Devlet, üretim fazlasıyla ortaya çıktı ve üretim fazlasının bölüşümüne bekçilik eden örgüttür.

Devlet, anacak üretim fazlasına bekçiliği zorunlu kılan toplumsal-ekonomik temelin ortadan kalkmasıyla söner. Yani üretim o kadar fazla olacak ki, herkesin ihtiyacına yetecek ve üretilenleri bölüştürmek için, silahı tekeline alan bir örgüte (yani devlete) ihtiyaç kalmayacak. Bu bağlamda devlet, ancak bolluk toplumunda ortadan kalkabilir.

Dolayısı ile üretim fazlası, devletin oluşmasına neden oldu. Ve üretim fazlasının aşırıya varıp, herkesin ihtiyacına yetecek noktaya varması ise devletin zeminini ortadan kaldıracaktır. Bu nedenle sosyalizm döneminde de devlet olacaktır. Çünkü sosyalizm döneminde bölüşüm ilkesi, hala emeğe göredir, yani sosyalizmin kuruluşu sırasında da kapitalizmin bölüm ilkesi geçerlidir. Sosyalizm, uzun bir tarihsel süreç içinde, kapitalist mülkiyeti ortadan kaldırır; ancak kapitalizmin emekçiye emeğine göre pay veren bölüşüm ilişkisin ortadan kaldırır.

Herkese ihtiyacına göre pay verebilmek için, herkese ihtiyacı kadar verecek üretimin olması gerekir. Bu nedenle bölüşüm sisteminin bekçiliği için gerekli olan devlet, varlığını sürdürecektir. Anacak üretim herkesin ihtiyacına yetecek düzeye geldiği zaman, devletin sönmesi şartları da oluşur. Tabii burada ihtiyacın tanımlanması meselesi de vardır. Bu yalnız ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir meseledir. Çünkü ihtiyacı aynı zamanda kültür belirliyor. Bolluk ekonomisi yanında, yeni kültür ve yeni insan vb. devletin sönüşünü getiren etkenlerdir.

Tekrar felsefi planda bakarsak, Anarşizmin devleti ortadan kaldırma iddiası, idealizmin doruğudur. Ve gericiliğin dibidir. Her yenilik, her devrim, ancak devlet halinde örgütlenerek toplumu değiştirir. Devrim, devlet kurmak içindir ve toplumu kurduğu devletle değiştirir. Bu nedenle Anarşizm’in soyut devlet düşmanlığı, karşı-devrimciliğinin ifadesidir.

YABANCILAŞMA ve KENDİĞİLENDİCİLİK
Anarşizm, sisteme karşı olduğunu iddia eder, ancak o sistemin yerine yeni bir sistem konmasına daha büyük bir şiddetle karşı çıkar. Yeniyi ve yeniyi getirecek olan örgütlenme ve otoriteyi reddettiği için, kendiğilindencidir. Hatta gelmiş geçmiş en aşırı kendiliğindencilik, anarşizm’dir. Halkı bilinçlendirmenin biricik yöntemi olan, öncünün kitlelere bilinç taşımasına karşı çıkar. Çünkü bir örgütlenme biçimi olan öncüyü reddeder. Bu nedenle halkın örgütlenmesine, halka önderlik edilmesine itiraz eder. Kendiliğinden halk hareketini kutsar.

Her siyasal akımın, sistem içi bile olsa, belli bir reformculuğu ve belli bir müdahaleciliği vardır. Sistemin hiçbir akımı, sistemle Anarşizm kadar örtüşmez. Çünkü örgütlenme varsa, bir topluluk vardır. Ve o topluluk sistemin içinde bile olsa, farklı çıkarlara sahiptir. Ve o grubun örgütlenmesi, o farklı çıkarları savunur. Farklı çıkar, müdahale demektir, reform demektir. Anarşizm ise, sistemin içindeki farklı çıkarları savunmaktan bile acizdir, zavallıdır. Devrim için örgütlenme bir yana, herhangi bir grup adına sistem içi reformculuğun ve müdahaleciliğin de karşısındadır. Her türden örgütlenmeyi reddeden ve bireyi bütünüyle yalnız ve zavallı bırakan bir siyasal akımın, yapabileceği tek iş kalmaktadır; sisteme sonuna kadar bağlılık. Bu nedenle Anarşizm, sisteme teslimiyette en aşırı akımdır.

Anarşizmi, sistem içindeki diğer kendiliğindenci akımlardan ayıran temel özelliği, hayatın ve gerçeğin dışında olmasıdır. Kendiliğindencilik, sistemin içinde olan kitlenin sürekli olarak sistemi yeniden üretmesi anlamına gelir. Toplumsal süreci zihninizde durdurarak baktığınız zaman, kendiliğindencilik, en gerçekçi tavır gibi görünür. Çünkü var olan duruma uyum göstermektedir. Ancak bu uyum bile, bir tasarımın (projenin) ürünüdür. Ve o tasarım, başlangıçta devrimci bir tasarımdı. Anarşizm ise, örgütlenmeyi reddettiği için, aslında her türden tasarımı reddetmiş olur. Oysa toplum, ancak tasarımlarla yaşar, üretim tasarımlarla ve bu tasarımların örgütlenmesiyle gerçekleşir. Toplumla ilgili herhangi bir tasarım, ister ekonomik düzlemde ister siyasal ve ideolojik düzlemde ancak örgütlü olarak yerine getirebilir.

Anarşizm, örgütlenmeyi reddederek, aslında hayatı, üretimi ve toplumu reddetmiş olmaktadır. İşte bu yüzdendir ki, Anarşizm’in kendiliğindenciliği, olmayacak bir kendiliğindenciliktir.

EN AŞIRI BENCİLİK ve BİREYCİLİĞİN SAHİBİ
İnsan, tasarım yapan hayvandır. Tasarımı ve o tasarımı gerçekleştirecek örgütlenmeyi reddeden bir doktrin, daha anda kendisini insan olma olgusunun dışına atmaktadır.

Anarşizm’in özgürlük anlayışı, toplumu reddeden bir özgürlük anlayışıdır; toplumdışı bir özgürlük anlayışıdır. Anarşistin özgürlüğünü sınırlayan ne bir toplum vardır, ne bir birey, ne bir aile, ne örgüt, ne kabile, ne kral, ne bey, ne tarikat!

Anarşist, sistemi ve toplumu reddettiği için, bütün değerleri de birlikte reddeder, aslında kendisi dışında hiçbir değeri tanımaz ve sevmez, yalnız ve yalnız kendisini sayar, kendisini sever. Bütün değerleri ve en yakınlarını bile bir kibrit çakarak yakmaktan çekinmez. Anarşistin ne arkadaşlığı olur, ne dostluğu, ne evlatlığı, ne babalığı. O yalnız ve yalnız kendisinin dostu, kendisinin evladı, kendisinin babası ve kendisinin arkadaşıdır. Anarşizm, her türden sorumluluğun, sadakatin, vicdanın, bağlılığının, vefanın ve insani ilişki ve duygunun dışındandır.

Anarşist, gerçekten alabildiğine koptuğu için, yalancıdır; sahtekârdır; komplocudur; utanma duygusundan yoksundur; yüzsüzdür. Anarşist kendisinden başka her şeyi reddederken, hiç olur.


BENCİLLİĞİN GETİRDİĞİ KARAMSARLIK: İNTİHAR
Aşırı bencillik, aşırı bireycilik, yabancılaşmanın doruğudur.

Yıkılan Ortaçağ asilzadesi, yok oluş gerçeği karşısında bir çıkış yolu aramıştır. Yine gelişen kapitalist ilişkilerin tasfiye ettiği küçük zanaatkârın koyu karamsarlığı da ifadesini Anarşizm’de bulmuştur. Elindeki Ortaçağdan kalma dokuma tezgâhını, yün çıkrığını veya demirci körüğünü yakmaktan başka yapabileceği bir iş kalmayan, mülksüzleşen zanaatkârın en karamsar olanları, Anarşizm’in kucağına düşmüşlerdir. Avrupa saraylarının ve umutsuz küçük burjuvazinin kimi aydınları da, sınıflarının çöküşü karşısında Anarşizm’e yöneldiler.

Anarşizm’in teorisyenleri onların arasından çıktı. Bunlar, kralların tahtlarının devrildiği çağlarda, asilzadeler adına tarihe meydan okudular. Yerlerde yuvarlanan taçları, tekrar efendilerinin başına giydirme şansları yoktu. Ancak feodalizme karşı yükselen halk hareketinin içine bombalar atma, kargaşalık çıkarma şansları vardı ve bu şanslarını kullandılar. Ancak Anarşizm’in teorisyenleri, soylu olmadıkları için, şereflerini intiharla kurtarmak gibi bir seçeneğe sahip değillerdi. Saray soytarılığı ve kışkırtıcı ajanlık dışında bir çıkış yolu bulamadılar.

Çöken sınıfların aydınlarının üretime, emeğe, insana, topluma ve kendilerine yabancılaşmaları olayı, özellikle Rus edebiyatına derin çizgilerle yansımıştır. Gonçarov’un, Oblomov’u, Turgunyev’in, Rudin’i, çöken sınıfın yıkılan aydın tiplerini temsil eder. Üretimden ve hayattan kopukturlar. İnsana ve topluma yabancılaşmışlardırlar. Bu yabancılaşma, kimi zaman Oblomov’un vurdumduymazlığı ve boş vermişliği şeklinde kendini gösteriri; kimi zaman da Rudin örneğinde olduğu gibi, barikatların üzerindeki intihar eylemiyle noktalanır. Anarşist, eğer kışkırtıcı ajan olamadıysa, en sonunda kendisine “BÜYÜK” bir ölüm seçecektir.

Oblomov ve Rudin, Dostoyevski’nin Verkovenski’si yanında melek kadar temiz kalırlar. Verkovenski, bir insan değil, fakat gerçek anlamıyla ecinnidir. Anarşistlere özgü aşırı bencilliği, komploculuğu, entrikacılığı, en yakınındaki insanı bile hiç olarak gören karakteriyle bir şeytan, bir iblistir o. Verkovenski, belki de dünya edebiyatının en olumsuz ve en iğrenç kahramanıdır. (Dostoyevski’de üç aydın tipi, Oblomov ve Oblomovluğumuz, Saçak, Sayı 34/5, 31) Ne köleci aristokrat, ne derebeyi, ne vahşi kapitalist, hiçbiri anarşist kadar insanlık dışı ve insana yabancı değildir.

Yani Anarşizm, her çağda çökmekte veya dağılmakta olan sınıfların içindeki en karamsar unsurların intihar çılgınlığına cevap vermiştir.

İnsanı insana yabancılaştırmada, insanı insani duygulardan koparmada, Anarşizm’in eline su dökülecek başka akım bulunamaz. Çünkü bütün sömürü ve zulüm sistemlerinin, yine de üretim çarkını çeviren tarihsel bir işlevi vardır. Anarşizm ise, tarihini dışlında olduğu için, insanlığın da dışındadır ve bu nedenle insana en yabancı cereyandır. Anarşizm ile intihar arasındaki iç içeli de bunu kanıtlar. Bilindiği gibi, yabancılaşmanın en önemli göstergesi, intihar olayıdır.

Anarşist, sistemin dolayısıyla toplumun içinde yer almayı reddeden aşırı bireycilliyle, sistemin parçası olan üretime yabancılaşmasıyla, yine sistem içinde gördüğü her türden toplumsal örgütlenmeye karşı çıkışıyla, hatta yine sistemin içinde gördüğü devrimci örgütlenme ve devrimci çözüme karşı kin ve nefretiyle, intihara doğru koşar ve intihara doğru koşturur. Siyasal akım mensupları arasında en çok anarşistlerin intihar etmesi, bu aşırı yabancılaşmanın bir sonucudur.

Hiçbir beklentiye, hiçbir umuda, hiçbir özleme cevap veremeyen bir doktrin, insan enerjisini hangi amaca yöneltebilir. Anarşizm, ölmek için enerji harcamaktır; bir intihar doktrinidir. Anarşist ise, bir intihar öznesidir. Anarşizm, yıkıcılığını, karamsarlığını, karanlık faaliyetini ve karanlık sonunu kara rengiyle ifade etmiştir. Beklentileri ve vaat edikleri kapkara olduğu için, bayrağı da karadır.

BIRAKILAN DEĞER: İHANET
Anarşist’in önündeki çatal çıkmaz, intihar ya da ihanettir.

Bütün değerlere sadakatsizlik, bütün ilişkilere vefasızlık, Anarşizm’in anayasasıdır. Bu Anayasa, Anarşist’e tek bir değer bırakmıştır: İHANET. Anarşist, var olan bütün insani değerlere ihaneti, değerler sisteminin doruğuna oturtur. Bu hiyerarşide ikinci bir değer yoktur. Bütün değerler, ihanete ve sadakatsizliğe indirgenmiştir. Anarşist, kendisine de ihanet eder. O andan itibaren hainlik ve şerefsizlik, Anarşist için biricik yükselme yolu olur. Anarşistler, ancak kendi şereflerinin üzerine basarak yükselebilirler.

Bütün değerlerin yok edildiği yerde, ne insan vardır, ne toplum vardır. Anarşizm, her türden rezilliği ve pespayeliği bir araya getirebilen doktrindir. Feodalizmin faziletleri vardır, ama Anarşizm erdemsizliktir. Sıfırdır. Hiçtir.

Anarşizm’in amentüsü, anne-baba, ağabey, kardeş, eş, dost herkesi sıfıra indirmektir. Anarşist’in pratiğinde, bütün yeminler çiğnenir. Bütün sözler, ayaklar altına alınır. Döneklik ve inkâr dizginlerinden boşanır. Anarşist güvenilmez ve bugün yaptığını yarın çiğneyecektir. Bu yüzden dün yaptığına bugün söver. Dün, sevdiğine, bugün kin kusar. Dün yücelttiğini, bugün yere batırma hummasına kapılır.

Anarşist, kendi ipini satmış adamdır. Ünlü anarşistlerden Jean Genet, tiyatro seyircisine şu satırlarla takdim edilmektedir: “O bir ‘Piç’, öksüz, eşcinsel, hırsız, kaçakçı, asker kaçağı, serseri, marjinal, asi, gedikli mahkum; tüm yerleşik ahlaksal ve toplumsal değerlere meydan okuyan bir anarşist; parmak ısırtan bir ‘kötülükler’ bireşimi.” (Ünlü anarşist Jean Genet’nin Balkon adlı oyununda Tiyatro Stüdyosu tarafından izleyiciye verilen sunuştan.)

Dikkat edilirse, sayılan bütün nitelikler, çok köklü ve çok boyutlu bir yıkıma işaret ediyor. Yapıcılığı besleyecek herhangi bir kaynağa ise rastlanmıyor. Genet, Balkon adlı oyununda, ne zaman çözümü sorunu gündeme gelse, hep gerçekleştirilebilir bir yapıcılığın karşısına dikiliyor. Onun için, yalnız itaatsizlik gösterilecek değerler, ilişkiler ve örgütlenmeler vardır; fakat onların yerine konacak herhangi bir değer, ilişki ve örgütlenme yoktur.

Tarihin içinde, Anarşistin talip olduğu yıkıcı kahramanlığa bir rol tanımaktadır. Ama o yıkıcılığı, sistemin hâkim sınıfının emrinde görevli rolüne dönüştürme şansı her zaman açık bırakılmıştır.

Görevli geleneği, günümüz Anarşistlerine, Anarşizm’in 19. yüzyıldaki babalarından miras kalmıştır. Hemen hepsi, saray soytarılığı yanında, ikinci bir saray görevi daha yapmışlardır. O da yıkılan sarayların kışkırtıcı ajanlığıdır.

Anarşizm, bu geleneğini daha sonraki sistemler içinde de sürdürdü; sürdürmeye mecburdu.

SARAY SOYTARILIĞINDAN KÜRESELLEŞMENİN KIŞKIRTICILIĞINA AÇIK BIRAKILAN TEK KAPI: KIŞKIRTICI AJANLIK


Kendi tarlasını kaybedince, beyin harmanını yakan hesapsız cahil; nasıl bir adım sonra o toprak ağasının köylü hareketinin içindeki ispiyoncusu ve kışkırtıcısı olabiliyorsa, Anarşizm’in ve Anarşist’in serüveni de budur.

Yine yok olan zanaatkâr, son çareyi dokuma makinelerini kırmakta bulduysa, anarşistin ilk çaresi de, kırmak ve yıkmaktır. Ancak o ilk çare, çaresizliği temsil ettiği için, arkasından gelen ikinci çare, makinelerin ve fabrikanın sahibi olan patronun kışkırtıcı ajanı olmaktır.

Demek ki, yok olan küçük-burjuva için iki yol vardır. Çoğunluk, işgücünü satarak proletere dönüşür. Bir avuç denecek kadar azınlık ise, yıkıcılık üzerinden sistemin ajan / provokatörlüğü mertebesine ulaşır.

Anarşist fikir babaları, sahneye hep kahraman edasıyla çıkmış ve perdeyi hep kışkırtıcı ajan olarak kapatmıştır. Devrimci halk hareketine ve sosyalizme düşmanlık, biricik faaliyet programları olmuştur. Tarihin Anarşizm’e açık bıraktığı tek kapı vardır: Provokasyon kapısı. Bu nedenle Anarşizm’in tarihi ile kışkırtıcı ajanlığın tarihi iç içe geçmiştir. Kahraman bir Anarşist, eğer kahraman olmakta ısrar ederse, kahraman bir kışkırtıcı olur.

İNSANLIK TARİHİNİN EN GERİCİ EN KARŞI-DEVRİMCİ DOKTRİNİ
Anarşizm, kapitalizmin rekabet çağında ve emperyalizm döneminde de, hep devrimci hareket içinde kargaşalık çıkartan, tertipler ve kışkırtmalarla devrimci hareketi ezdiren bir işlev gördü. Marks ve Engels, devrimci hayatlarında hep Anarşizmle boğuştular ve bu alanda çok önemli eserler bıraktılar. Lenin ve Mao’da, önderlik ettikleri devrimleri, Anarşizm ve benzeri cereyanların kışkırtma ve tertiplerle savaşarak başarıya ulaştırdılar. İspanya İç Savaşı ise, faşist Franko’nun beşinci kolu görevini yapan Anarşizmin ihanetleriyle baş edemediği için yenildi.

İnsanlık tarihinin tanıdığı en gerici, en yıkıcı doktrin, Anarşizm’dir. Çünkü Anarşizm, topluma ve insana var olma şansı tanımıyor. Hiçbir doktrin, bu açıdan Anarşizm kadar gerici ve karşı-devrimci değildir.

KÜRESEL MAFYALAŞMA DÖNEMİNDE ANARŞİZMİN GÖREVİ
Anarşizm, emperyalizmin artık mafyalaştığı küreselleşme döneminde, yeniden imal edilmiş ve piyasaya sürülmüştür. Bu olayın hem küresel çaptaki, hem de ulusal düzlemdeki toplumsal/ekonomik temelinin aydınlatılması gerekiyor.

Anarşizm’e, küresel planda işlev kazandıran olay, emperyalist ABD’nin bağımsız devletleri tasfiye ederek dünya imparatorluğu kurma peşinde koşmasıdır.

Anarşizm’e ülke zemininde yol veren olay ise, geniş kitlelerin planlı olarak kaosun içine itilmesidir. Anarşizm, bir yönüyle ezilen dünya ülkelerini devletsizleştirme harekâtının aletidir. Bir yönüyle de, ezilen halkları çözmek harekâtının bir parçasıdır.

İki yön kuşkusuz birbirini tamamlıyor. Kurtuluş savaşlarıyla kurulan bağımsız devletler yıkıldığı zaman, bağımsız devletlerin kuruduğu halklarda dağılacak ve ortaçağın etnik grup ve cemaatlerine bölüneceklerdirler. Halkların/Milletlerin çözülmesi süreci ise, bağımsız devletin dayandığı insan unsurunu zaafa uğratmaktadır.

Ezilen Dünya’da, bağımsız devletlerin tasfiyesi için, her türlü bölünme etkeni harekete geçirilmekte, toplum büyük bir kaosun/keşmekeşliğin içine itilmektedir. Anarşizm ve onun türevlerinden olan “Sivil İtaatsizlik” bu amaçla kullanılıyor, kullanılmaktadır.

DEVLETSİZLEŞTİRMENİN ALETİ
Küreselleşme, ezilen dünya ülkelerinin ve hatta bazı kapitalist ülkelerin devletsizleştirme olayıdır. Bağımsız devletler/ülkeler yıkılacak ve ülke çeşitli yerel yönetimler ve “Hükümet dışı kuruluşlar” (NGO’lar) aracılığıyla Washington merkezli devletlere bağlanacaktır. Buradan hareketle de karşımıza süper devleti çıkaracaktır.

Bu durumda gelsin Anarşizm!

Bakunin’lerin, Kropotkin’lerin, Proudhon’ların ve diğer saray soytarılarının devlet düşmanlığının tam zamanıdır. Ezilen dünya ülkelerinin gençliği, kendi bağımsız devletini yıkma faaliyetinde dünya merkezlerinin dinamiti ve balyozu olarak kullanılacaktır. O nedenle Anarşizm’in devlet düşmanlığı, yalnız ve yalnız bağımsız devlet düşmanlığıdır. Süper devlet ise, Anarşizm’i, bağımsız devletin üzerine süren güçtür. Böylece Anarşizm bağımsız devlet düşmanlığı üzerinden süper devlet hizmetkârlığına varmıştır. Anarşizm, bağımsız devlet düşmanlığı yaparken, süper devletin dünya imparatorluğu planın sopası işlevini görmektedir.

Türkiye’de ve diğer ezilen dünya ülkelerinde Anarşizm diye bir akım yokken, birden bire dünya merkezlerinden pompalanmasının hikmeti buradadır.

HALKI BİRBİRİNE BAĞLAYAN BÜTÜN DEĞERLERİN DİNAMİTLENMESİ
Emperyalist ABD, küreselleşme adı altında, ezilen dünya ülkelerinde halkları birbirine bağlayan bütün değerleri yıkma ve çözme programını uygulamaktadır. Bu amaçla etnik bölücülük, mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik, falcılık, büyücülük, satanizm gibi feodal ve hatta kabile toplum kalıntıları yanında, Anarşizm de kullanılmaktadır. Devletsizleştirilen halklar, etnik gruplar ve mezhepler arasında boğazlaşmalar, cemaat ve tarikat savaşları, toplumsal çatışmaları kışkırtmak için, Anarşizm, sistemin efendilerine çok geniş imkânlar sunmaktadır. O zaman gelsin Anarşizm!

Dinler arası diyalog, Hıristiyan misyonerliği, hep Anarşizmle kol koladır. Bu nedenle halkların bütün değerleri yoğun bir bombardıman altındadır. Sistem bütün iletişim araçlarını seferber etmiştir. Sistemin merkezlerinde olsun, çevrede olan televizyonlar, radyolar, gazeteler; Anarşizm’in otonomluğun vb. ilişkilerin ve her türden topluma yabancılaşmanın reklâmını yapmakta, gençliği bu kanallara yöneltmektedir.

Devam edecek olursak, Radikal, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Vatan, bütün burjuva gazeteler, bütün burjuva televizyonlar, dergiler, sürekli olarak gençliği, Anarşizme, vatansızlığa, eşcinselliğe, otorite düşmanlığına, aşırı bireyciliğe, Hıristiyanlaşmaya ve her türden yabancılaşmanın girdabına atan bir kampanya yürütüyorlar. Türkiye gençliğini bu topraklara, halklara, ailesine, tarihine bağlayan bütün bağlar koparılıyor. Kökler, hoyratça sökülüyor. Bu kampanya, her alanda ve her fırsattan yararlanarak yürütüyorlar.

Örneğin gazetelerin başlıklarına yansıyanları hatırlayalım; “Toplumsal değerler inkâr ediliyor” başlıklarıyla yer alan haberlerde gençlik hızlı bir şekilde değerlerinden soyutlanırken Avrupa tarafından, Anarşizme sarılmak gereksinimini özentiler içinde planlı bir şekilde örgütlenmektedirler. Yani, “Kapitalizme sinir oluyorsan ruhundaki devletten kurtul”a sürüklenen yoğun bir Anarşizm propagandasıyla değerler silsilesi dinamitleşmekte ve dinamitlenmektedir. .

“KÜRESEL DİRENİŞ” ve “SİVİL İTAATSİZLİK” ASLINDA ABD EMPERYALİZMİNE İTAATİN EYLEM BİÇİMİDİR
Anarşizm bugün gençliği tehdit eden bir akım haline gelmiştir. Özetle ne aile, ne ana, ne baba, ne çalışma, ne disiplin, ne ahlak, ne devrimcilik, hiçbir şey tanınmıyor. Küreselleşen mafyaya küresel bir gençlik gerekiyor. Bütün bunlarla kendi halklarına, bağımsız / bağımsızlaşmak isteyen devletlere, özet olarak dünyanın ezilenlerine düşman, hainleştirilmiş bir gençlik gerekiyor ve bu gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Anarşizm’in özellikle gençlik içinde, eroinle birlikte tüketilmesi de çok anlamlıdır. Anarşizm’de eroin gibidir. Uyuşturur. Aşırısı, altın vuruş denen intihara götürür. Uyuşturucu kullanımı, küreselleşmenin girdabına düşen bütün ülkelerde, bu arada Türkiye’de, hem çok zengin bir kesimin şımarık çocukları arasında, hem de sefaletin diplerine itilen kesimlerde hızla yaygınlaşmaktadır.

Gelinen aşamada emperyalist ABD, arkada kalan dönemde çeşitli akımları kullanmıştır. Ancak bu akımlar, yine de toplumla çeşitli bağlara sahipti. Anarşist ise toplumla bütün bağlarını koparmıştır, ne anası vardır ne vatanı, ne ailesi vardır ne cemaati; ne ahlak bilir ne görenek; bu nedenle Anarşizm, kendi halklarına/milletine kurşun sıkmanın ideolojik olarak, küreselleşmenin amaçlarıyla tam uyum halindedir; kumanda mekanizmasına tam itaat halindedir.

“Küresel direniş” ve “Sivil itaatsizlik”, aslında ABD emperyalizmine itaatin biçimidir. Bu eylemler kesinlikle kendiliğinden değildir, doğrudan doğruya “Yeni” yâda “SüperNATO” güdümlü diye bileceğimiz gizli servisler tarafından planlanmakta ve örgütlenmektedir.

KAOSUN PATLAYICI MADDELERİ
Dünyada tutunacak hiçbir dalı olmayan Anarşizm, dün ölen aristokrasinin ve yok olan küçük-burjuvazinin, ancak çok sınırlı ve çok dar kesimlerinde yankı bulabiliyordu. Günümüzde ise, Anarşizm, sefalete itilen ve ölmesinden hiçbir sakınca olmayan üretim dışı ve işsiz geniş kitleler için, en uygun siyasal tüketim markasıdır. Büyük altüst oluşlarda sersemleşmiş olan kesimler, Anarşizm’e yöneltiliyor.

Mafyalaşan emperyalist sistem, ezilen dünya ülkelerinde yüzde 10 çevresinde bir nüfusu zenginleştiriyor ve toplumun yüzde 90’ını aşırı yoksullaştırıyor, sefaletin içine yuvarlıyor. Bu yüzde 90 oranındaki büyük kitle, sistem için büyük tehdittir. Sistemin bu tehdidi etkisiz kılmak için bulduğu çare, o kitlenin enerjisini birbirini kırmaya ve amaçsız ve örgütsüz faaliyete yönlendirmektir. Birbirlerini vursunlar, kırsınlar, kargaşalık içinde çırpınsın dursunlar. Üstelik Anarşizm’in ezilen gruplara çekici gelecek isyancı temaları da vardır.

Sistem, kendini hedef alabilecek isyanı, yoksul kitleleri darmadağın eden bir dinamite dönüştürüyor. Böylece emperyalizm, biriken gazı boşaltmanın da ötesinde bir kazanç sağlıyor. Ezilen dünyanın enerjisi, Ezilen Dünya’yı kırmakta kullanılıyor.

Anarşizm’in kaos teorileri, artık, küreselleşme dönemi emperyalizminin Ezilen Dünya’yı kaosun içine yuvarlama ihtiyacının aletidir. Anarşizm şırınga edilerek vatansızlaştırılan, her türlü toplumsal bağdan ve kuraldan, her türden sorumluluk anlayışından, hesap verme duygusundan, vicdandan, bireysel ve toplumsal denetimden, örgütlenmeden kopartılan gençler, birer canlı bomba, fitili ateşlenmiş birer dinamit lokumu olarak toplumun içine atılacaktır. Sistemin merkezleri bu görevi, Anarşizm, Otonomculuk gibi ipini koparmış eğilimlere vermiştir.

SİVİL İTAATSİZLİK
Bugün gerek sistemin metropollerinde ve gerekse Ezilen Dünya ülkelerinde Anarşistlerin, otonomların, vb. grupların sözde küreselleşme karşıtı eylemleri kışkırtılıyor ve örgütleniyor. “Küresel direniş” ve “Sivil itaatsizlik”, aslında ABD emperyalizmine itaatin eylem biçimidir.

Bu eylemler kesinlikle kendiliğinden değildir, doğrudan doğruya sistemin merkezlerinde, Süper NATO güdümlü gizli servisler tarafından planlanmakta örgütlenmektedir. Bunu anlamak için, küresel direniş altında yapılan eylemlerin vurduğu hedefleri sıralamak yeter: “Katil Saddam Hüseyin”, “Kim Jong İl Hanedanı”, “Çin Emperyalizmi”, “Castro Diktatörlüğü” vb. ABD emperyalizminin vurun dediği ne kadar kuvvet varsa, küresel direnişçilerin hedef tahtası altındadır.

Sistem, bu akımları, hedef aldığı Ezilen Dünya devletlerine karşı seferber etmek yanında, toplumun içinde kaos yaratmak, toplumun devrimci örgütlenmesini bertaraf etmek, halkı birbirine düşürmek, halkın enerjisini amaçsız ve sonuçsuz hareketlere yöneltmek için de bir alet olarak kullanmaktadır. Kendiliğindenci olan Anarşizm, Otonomculuk, vb. gibi akımlar, sonuna kadar örgütlü ve silahlı olan sistemin kumandası altındadır.

Sistem, bu küreselleşme karşıtı denen eylemlerle toplumun özellikle genç kesimlerini, Ezilen Dünya ülkelerinde halkın içindeki genç nüfusu, adeta duvarlara çarpıla çarpıla güçsüz düşürülmekte, sersemleştirilmektedir. Örgütsüz gençlik, bir kaos ortamı içinde fareler gibi sağa sola koşuşmakta, yorgun düşmekte ve kaosun denetimi altında tutulmaktadır. Böylece toplumun gizil enerjisi emperyalizme karşı devrimci amaçlar için harekete geçirileceğine, emperyalist ABD’nin dünya imparatorluğu tasarımının gizil gücüne dönüştürülmüştür.

II. Bölüm

I. ENTERNASYONAL’DE ANARŞİSTLER

1864 yılında faaliyete başlayan I. Enternasyonal (Uluslararası İşçi Derneği) çerçevesinde Marks, enerjisinin büyük bir bölümünü Anarşistlerin saldırılarına karşı koymak yolunda tüketmek zorunda kaldı.

Anarşistler, Marks’ı Enternasyonal’den atmayı denediler. Bu olmayınca, genel sekreterlik görevinden uzaklaştırmayı denediler. Bunu da başaramayınca, hükümetsiz toplum anlayışları paralelinde genel sekreterliği olmayan bir örgütlenme savundular.

Marks, işçilerin sendikalarının yanı sıra, siyasal parti halinde örgütlenmeleri fikrini, anarşistlerin muhalefeti yüzünden güçlükle ve uzun mücadeleler sonucunda kabul ettirebildi. Anarşistler, Marks’ın parlamenter siyasal eylemden yana görüşlerine de karşı çıktılar. Marks, 1866 tarihli Cenevre Kongresi’nde işgününün sekiz saatle sınırlanması, çocukların korunması gibi konularda karar alınmasını önerdiğinde de Proudhoncuların muhalefeti ile karşılaştı. Onlar, böyle kanunlara mevcut iktidarların daha da güçlendirilmiş olacağını savunmaktaydılar. Marks, onlar karşısında, devletin göreli bağımsızlığı düşüncesine koşut olarak şu görüşü ortaya koydu; “Böyle kanunların takviye edilmesi ile işçi sınıfı hükümetinin iktidarını takviye etmiş olmayacaktır. Aksine, bu iktidarı değiştirerek kendi hizmetine daha uygun duruma getirmiş olacaktır. ( J. Braunthol, History of the International, Cilt: I, Syf. 125, Londra 1967)

I. Enternasyonal’de 1868 Brüksel Kongresi’nden sonra Anarşistler, Marks’a karşı muhalefetlerini Bakunin’in (1814–1876) önderliğinde sürdürdüler. Marks, 1872’de La Haye Kongresi’nde, siyasal eylem fikrini reddetmeleri nedeniyle Bakunin ve yandaşlarını Enternasyonal’den ihraç etme kararının alınmasını sağladı. Ancak Marks, anarşistler yüzünden Enternasyonal’i Avrupa’da yaşatmanın olanaksızlığını görmüştü. Bu yüzden Enternasyonal’in merkezini Amerika’ya taşıdı. Enternasyonal, orada da ancak 1874’e kadar varlığını sürdürebildi.

Bakunin, 1876’da öldü. Rus Çarı’na hitaben yazdığı ve “Muhterem pederim” diye başlayan mektupları, hakkında çeşitli yorumların yapılamasına yol açtı. Her ne olursa olsun, Avrupa işçi hareketinde, meydana getirdiği tahribatın “muhterem peder”inin arzularına denk düştüğüne kuşku yoktur.

ENTERNASYONAL SONRASI
Komün katliamını izleyen karanlık aralanmaya başladığında, 1892’de Londra’da Avant-Garde adını verdikleri bir grup oluşturan Malatesta, Malato, Kropotkin ve Louise Michel gibi ünlü anarşistler, yandaşlarına sendikalarda örgütlenmelerini öğütleyen bir bildiri yayınladılar. Özellikle, Fransa’da etkili olan anarko-sendikalizmin doğuşu bu gelişmenin ardından geldi.

Anarşizm’in anarko-sendikalist kanadı üzerinde, faşizme esin kaynağı olan ünlü bir isimde yer almıştır. Mussolini, kendisini en çok etkileyen düşünürlerden başında, Fransız anarko-sendikalizminin ideologu George Sorel’in yer aldığını belirtir. Karşılık olarak, Mussolini’den etkilendiğini gizlemeyen Sorel’in, Anarşizm’le ile Faşizm arasında bir köprü rolü oynadığı söylenebilir. (Georges Lefranc, Histore des doctrines sociales, Cilt: I, Syf. 156, Paris 1966)

Fransız anarko-sendikalistleri 1889’dan I. Emperyalist Dünya Savaşı’na kadar faaliyet gösteren II. Enternasyonal bünyesinde, siyasi parti örgütlenmesine karşı geleneksel anarşist tavrı sürdürdüler ve bu yüzden, 1896’da örgütten ihraç edildiler.

1917 Devrimi ve ayrıca Avrupa’da siyasal iktidarların tavizci bir politika izlemelerini mümkün kılan belli bir sermaye birikiminin sağlanmış olması, Anarşistlerin etkilerini zayıflatan sonuçlar doğurdu.

Anarşistler, Bolşevik Devrimi’ni izleyen yıllarda, Rusya’da da varlıklarını duyurdular. Lev Troçki, anarşistlere karşı en sert tavrı sergileyenler arasında yer almaktaydı. Nisan 1918’de, Moskova’da anarşistlerin denetimindeki mahalleler, Troçki’nin komutasındaki askeri birlikler tarafından topa tutuldu ve Anarşizm yasaklandı.

Ancak, Bolşevik Devrimi’nin ardından yeni kurulan devlete nasıl bir biçim verilmesi konusunda beliren tartışmalarda da Anarşizm’in etkileri görülmüştür. Mart 1921’de Parti’nin 10. Kongresi’nde, yeni kurulacak devlet içinde sendikaların gerekliliği ve rolü tartışılırken, sendika liderlerinden Şiliapkinov’un başını çektiği “İşçi muhalefeti” grubu anarko-sendikalist bir tavır sergileyerek sendikaların yeni toplumun temel unsurunu oluşturması görüşünü savundular. Troçki’nin başını çektiği grup ise sendikaların devlete bağımlı kuruluşlar haline gelmesini savunmaktaydılar. Lenin, bu görüşlerden birincisine, işçi sınıfını partisizleştireceği için; ikincisine ise gerçek sendikalara sosyalist toplumda da gerek olduğu düşüncesiyle karşı çıkmıştır. (Bkz: A. Işıklı, Sendikacılık ve Siyaset, Cilt: II, V. Baskı, Öteki Yayınları, Syf. 137, Ankara 1995)

Anarşistler, sosyalistlerin fazlaca gelişme göstermediği İspanya’da iç savaş öncesinde sahnedeydiler. Primo de Rivero’nun diktatörlüğünün son bulmasından sonra, 1931’de cumhuriyetin ilan edilmesi, Anarşistlerin devlete karşı sürdürdükleri mücadelelerini daha da yoğunlaştırmalarına neden oldu. Bu dönemde, Kiliselerin ateşe verilmesi olaylarını da içeren bir şiddet dalgası hüküm sürmeye başlamıştı. Anarşistlerin 1933’te, “Oy sandıkları değil sosyal ihtilal” sloganıyla seçimleri boykot etmeleri, Katolik faşist partinin iktidarına yol açtı.

Anarşistler, sosyalistlerle herhangi bir ittifaka yanaşmadılar. İdeolojilerinin gereği olarak örgüt disiplinin reddetmekteydiler. Bu durumda, tırmanan şiddet ve kaosu önleme gerekçesiyle 1936’da harekete geçen General Franco’nun işi zor olmadı. Franco’ya karşı direnişte anarşistler, cumhuriyetçi unsurlarla kenetlenmeye ilk defa olarak yanaştılar: ama artık iş işten geçmişti. (J. Joll, The Anarchists, Syf. 224–256, Londra 1964)

1968 olaylarında Anarşizm’in öncülüğünü Fransa’da Daniel Cohn-Bendit yapmaktaydı. Bendit sosyalizme şiddetle karşıydı. Olaylar yatıştıktan sonra, kovboy filmleri çevirdi. Daha sonra, Avrupa Parlamentosu üyesi sıfatıyla Tayyip Erdoğan’ın davetlisi olarak İstanbul’a geldiğinde, kendisini Marks’tan çok Refah Partisi’ne yakın hissettiğini söyledi.

I. ENTERNASYONAL TARTIŞMALARI ve GÜNÜMÜZLE BAĞINTISI
“… Devletin ortadan kaldırılmasının, komünistler için yalnız bir tek anlamı vardır o da şudur, devletin ortadan kaldırılması, sınıfları ortadan kaldırılmasının sonucudur, sınıflarla birlikte öteki sınıfları egemenliği altına almak için bir sınıfın örgütlü bir kuvvete sahip olması gereği de kendiliğinden düşer.

Burjuva ülkelerde devletin ortadan kaldırılması, devlet iktidarını, Kuzey Amerika’daki düzeyine geri getirmek anlamına gelir. Sınıf çelişkileri, orada, ancak pek eksik bir gelişme göstermiştirler; fazla gelen proleter nüfusun Batıya doğru akma eğilimi göstermesi yüzünden orada sınıfların karşı karşıya sürekli olarak gölgelenmektedir… Feodal ülkelerde devletin ortadan kaldırılması, feodalizmin ortadan kaldırılması ve olağan burjuva devletin ortadan kaldırılması, devlet iktidarını, Kuzey Amerika’daki düzeyine geri getirmek anlamına gelir. Sınıf çelişkileri, orada, ancak pek eksik bir gelişme göstermişlerdir…
.
Almanya’da, devletin ortadan kaldırılması sloganı, ya yürütülmekte olan savaşımdan sıyrılmak için korkakça bir kaçamak yolunu, ya burjuva özgürlüğünün bireyin mutlak bağımsızlığına ve özerkliğine kadar şarlatanca abartılmasını ya da en sonu burjuvanın, burjuva çıkarların ilerlemesini kösteklemedikçe her türlü devlet biçimine karşı aldırışsızlığını maskeler. Eğer bu, “en yüksek anlamda” devletin ortadan kaldırılması, böyle ahmakça öğütleniyorsa, bunda Berlin’deki Striner ve Faucher’lerin hiçbir kabahati yoktur. La plus bele fille de la France ne peut donner que ce qu’elle a. “Fransa’nın en güzel kızı bile kendisinden olanı verebilir ancak.” (Neue Rheinische Zeitung, n 4, Syf. 58.) (Karl Marks/Frederich Engels, V. I. Lenin, Anarşizm ve Anarko-Sendikalizm, Çev. Sevim Belli, I. Basım, Sol Yay. Syf. 33–34 Mart-Ankara 1979)

19. yüzyılın sonlarına doğru Anarşizm iki ana akım olarak ayırt edildi. Bireyci Anarşizm ve Komünist Anarşizm. İlkinin temsilcisi olarak, Proudhon ve Stirner, ikinci akımın temsilcisi olarak da Bakunin ve Kropotkin’den söz edebiliriz. Anarşistler daha çok I. Komünist Enternasyonal içinde Marks ve Engels ile yani Bilimsel Sosyalizm’in öncüleri ile yürüttükleri tartışmalarla fikirlerini yaydılar.

“… İlkin yık, sonra her şey kendiliğinden gelişir, ne kadar çok olursa o kadar iyi. Devrimci entelijensiyayı ve yoksulluktan dolayı hayatından bezmiş işçileri harekete geçirmek yeterlidir. Gerekli olan tek şey, ruhlarında devrim ateşini taşıyan kararlı kişilerden oluşan bir gurubun varlığıdır. Bakunin’in tüm öğretisinin özü buydu. Görünüşte bu, Weitling’in öğretisini andırmaktadır. Ancak Blanqui’nin öğretisine olan benzerlik gibi, bu da yüzeyde kalmaktaydı. Meselenin özü, Bakunin’in proletaryanın iktidarı ele geçirmesinden söz edilmesi dahi işitmek istememesiydi. Bakunin mevcut burjuva toplumu zemini üzerinde sürdürülen ve proletaryanın sınıf örgütlenmesi için daha elverişli koşullar yaratılmasını amaçlayan her türlü siyasal mücadele biçimini inkâr ediyordu. Siyasal mücadeleyi ve siyasal iktidarın ele geçirilmesi açısından proletaryanın siyasal örgütlenmesini zorunlu sayan herkes ve bu arada Marks’ın, Bakunin ve çömezlerine, gelecekteki sosyal devleti engelleyen alçak oportünistler olarak görülmesinin nedeni buydu…” (David Riazanov, K. Marks/F. Engels, Hayat ve Eserlerine Giriş, Çev. Ragıp Zarakolu, III. Basım, Belge Yayınları, Syf. 166–167 Haziran 1997)

Anarşizm, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ağırlığını hissettiren bir siyasal hareket olarak olgunlaşmış ve sosyal mücadeleler tarihindeki yerini almıştır. İlk mücadele yılları olarak ele alabileceğimiz 1850’lerden 1971 Ekim Devrimi’ne kadar belirli bir iddiayı taşımakla beraber, somut bir sonuç almaktan uzak müzmin bir muhalefet hareketi olarak varlığını sürdürmüştür. Özellikle I. Enternasyonal’in belirli tartışma başlıklarındaki tavırları bu tespitimizi doğrular niteliktedir. 1866 yılının Eylül ayında toplanan I. Enternasyonal’in Cenevre Kongresi’nde bunu görebiliriz.

“… Fransız heyeti, Proudhon’un ekonomik düşüncelerini sergileyen çok özentili bir rapor sunar Kongre’ye. Bizzat doğanın kadına aile ocağı çevresinde yer verdiğini, kadının yerinin fabrika değil ev olduğunu ilan ederek, kadın emeğine şiddetle karşı olduklarını açıklarlar. Grev ve sendikalara da kesin olarak karşı olduklarını bildirerek, kooperatifçi düşüncelerinin ve mübadelenin özellikle karşılıklı yardımlaşma temeli üzerinde örgütlenmesini savunurlar.

Proudhon’cular Kongre’de İngiliz ve Alman delegelerin muhalefetiyle karşılaştı, Marks’ın raporundaki ilgili kısımları, karar taslakları halinde noktası noktasına gündeme getirdiler.

Marks’ın raporu, Enternasyonal’in baş fonksiyonunun, kendi çıkarları için mücadele eden işçi sınıfının çeşitli alanlardaki çabalarının birleştirilmesi ve eş güdümlü kılınması olduğunu vurguluyordu. Uluslar arası öyle bağlar kurmak gerekiyordu ki, farklı ülkelerin emekçileri artık kendilerini yalnız kavga arkadaşları olarak hissetmekle kalmayacak, aynı zamanda tek bir kurtuluş ordusunun üyeleri olarak eylem yürüteceklerdi…” (David Riazanov, K. Marks/F. Engels, Hayat ve Eserlerine Giriş, Çev. Ragıp Zarakolu, III. Basım, Belge Yayınları, Syf. 179 Haziran 1997.)

İşçi sınıfının uluslararası bir sınıf olarak etkinliğini artırmak için, eşgüdüm ve pratik devrimci faaliyetlerinin örgütlenmesi gerekliliği en iyi gösteren olay sanırım Amerikan İç Savaşı (1860) olmuştu. Kuzey Amerika’nın köleliğe son vermesi sonucunda isyan eden güney devletleri ayrılık hakkını kullanmak isteyince kargaşa çıkıyordu. Dönemin Avrupa ülkelerinin endüstriyel pamuk ihtiyacının çok ciddi bir kısmını karşılayan Güney Amerika savaş dolayısıyla pamuk ihracatında kısıntıya gidiyordu. Üstelik pamuk fiyatlarını da ciddi oranlarda artırıyordu. Azalan arzı üstelik ciddi bir fiyat zammıyla sadece büyük işletmeler alabiliyordu. Bunu aynı zamanda paralel sektörlerdeki zamlar da izliyordu. Bu da Avrupa’da binlerce küçük ve orta ölçekli sanayi kuruluşunun batması ve milyonlarca işçi ve emekçinin işsiz kalmasıyla sonuçlanacak süreci başlatıyordu. Ardından ciddi çalkantılar ve sınıf mücadelesindeki sertleşme geliyordu.

İşte Proudhoncuların grev ve sendika karşısındaki olumsuz duruşları sadece bu olayla bile geçersizleşiyordu. Çünkü onların önerdiği dayanışma kooperatifleri böylesi bir dönemeçte ezilen sınıfların sorunlarına çözüm olmak bir yana bir direnç noktası dahi yaratamıyordu. 1861 yılında Çarlık Rusya’sında serfliğin kaldırılması da yine Avrupa’da benzer sıkıntılar yaratacaktı.

Emperyalizm öncesi dönemde kapitalist barbarlığın koltuk değneği olan Anarşizm, emperyalizm çağı ile beraber onun sopası haline geliyor. Bunu bugün emperyalizmin Üçüncü Dünya’nın ezilen halklarına karşı giriştiği savaşta görebiliyoruz. Devlet karşılığı bunun siyasi argümanı oluyor.

Burada ve diğer tartışmalarda esas olan Anarşizmin bir bağımsız siyaset olarak değil ama merkezi ideolojilerden olan kapitalizmin aparatı görevini yüklemiş olduğudur. Günümüz hâkim sınıflarının sistemi olan emperyalizm üçüncü dünyaya dışarıdan terörizm ile saldırırken içten ise Anarşizm ile vurmaktadır. Anarşizm özellikle kültür ve siyaset alanında kayıtsızlık, lümpenlik ve cehalet gibi olgular üzerinden tahrifat görevini yürütmektedir. İlkelerin yerine başıbozukluk ve etik olarak nihilizm çıkışsızlığının iki temel gerekçesidir.

ANARŞİSTLER YENİ LİBERALİZMİN HİZMETİNDE

Her türlü kamusal iktidara ve kamusal alan olan her şeye karşı olan anarşist mantık, yeni liberalizmin “Daha az devlet daha çok pazar” sloganıyla başlattığı tırmanışıyla tam bir uyum içindedir.

Kuşkusuz, yeni liberallerin asıl amaçları, ulusal iktidarları ezip geçerek sermayenin uluslar üstü iktidarını sağlamlaştırmaktır. Ancak, bu amaçla biçimlendirdikleri, diktatörlüklere gerekçe oluşturmaya hizmet eden görüşlerine ve sosyal devleti ortadan kaldırmaya yönelik modellerine, kimilerine cazip gelebilecek görünümler kazandırma gereğini duydukları için “Devleti küçültme” görüntüsünden yararlanma yolunu tutmuşlardır.

Yeni liberallerin en başta gelen akıl hocası Von Hayek’in 1944’te yayınladığı kitabının adı “Esarete Giden Yol”dur. Bununla anlatmak istediği, devletin ekonomik sosyal yaşam içindeki ağırlığının artmasının kaçınılmaz olarak esarete yol açacağıdır. Onun öğrencisi olan Milton Friedman’ın devlet karşıtlığı, “Liberal anarşist” olarak nitelendirilmesine varacak kadar açık bir biçimde Anarşizm’e paraleldir. Örneğin Friedman’a sorarsanız, “Bir kraliyet sömürgesi olan Hong Kong, serbest Pazar ve sınırlı devlet müdahaleciliğinin çağdaş örneğidir” ve “Hong Kong’da geçirilecek birkaç saat hükümet müdahalesinin savunanların görüşünü çürütmeye yetecektir”. (Gus Tyler, Friedman’ın İcatları, Bir Başka İktisat, Der: A. Işıklı, II. Baskı, Öteki Yay. Syf. 75, Ankara 1987)

Dün, grevci işçilerin kurşunlanmasına ideolojik gerekçe uyduran Proudhon’un rolünü, günümüzde Pinochet türü diktatörlere akıl hocalığı yapan Friedman devralmıştır.

Anarşist bakış açısına bağlı kalınca, özel işletmelerle kamusal işletmeler arasında herhangi bir fark görmemek, hatta iktidarın yoğunlaşmasına ve devletin güçlenmesine yol açacağı için kamusal olan her şeye karşı çıkmak, kaçınılmazdır. Bunun sonunun özelleştirmelere taraftar olmaya varmasına şaşmamak gerekir.

Seattle’den bu yana süre gelen kapitalist küreselleşme karşıtı tepkilerin beyin kadrosunu, Samir Amin, Susan George gibi ciddi sosyalist düşünürler ve bilim adamları oluşturmaktadır. Bunların en başta gelen kaygısı, hareketin kitleden kopmasına neden olabilecek mantık dışı ve provokasyona açık eğilimlerden uzak kalınmasıdır. Ne var ki Anarşizm, tarihsel misyonunu bu konuda da sürdürmekten geri kalmamakta: hareketi itibarsızlaştırmak ve itici bir görünüme sokmak yönünde elinden geleni yapmaktadır. Onların varlığı, böylesine tarihsel önem taşıyan bir gelişmeyi, kısır mecralarda tüketme kararlığında olan egemen medya tarafından ustalıkla değerlendirmektedir.

III. Bölüm

SİYASAL PARTİLERDEN DANS PARTİLERİNE: KÜRESELLEŞME KARŞITI HAREKETLER
Küreselleşme son yıllarda fikir tartışmalarının olmazsa olmazı bir kavramı haline geldi. Önceleri popülaritesini akademik çevrelerle hissettiren bu tanımlama kısa sürede medya gücünün de yoğun etkisiyle günlük siyasal sohbetlerimizin vazgeçilmez vurgusu oldu. –Bu kavramdan kimin ne anladığı tartışma konusu– Ki iletişim devrimi, yeni teknolojilerin tanımladığı uzay çağı, sanayi sonrası toplum veya emperyalist ABD’nin Yeni Dünya Düzeni projesinin toplamını ifade saldırı programı; yani emperyalizmin güncel siyasetlerle tanımlanmış biçimi veya başka bir tanımlama. İşaret etmeye çalıştığımız nokta, küreselleşme kavramının etimolojik kökeninden bağımsız bir tanım / paradigma –yani değerler dizisi– haline gelmiş olmasıdır. Bu tartışma düzlemindeki kavramsal hâkimiyet, karşıtlığının popülerliğini de doğurmuştur diye biliriz.

Farklı küreselleşme tanımları olduğu gibi sayıca çok daha fazla küreselleşme karşıtı akım vardır. Fakat burada yanılgıya düşmemek için belirtmek gerekir ki; karşıtlığın çeşitliliğini yaratan asıl unsurlar farklı küreselleşme tanımlamalarından kaynaklanmaktadır. Hareketlerin bizzat niteliklerinden ve kendi konumlanmalarından ileri gelmektedir.

Feministler, Çevreciler, İnsan Hakları Savunucuları, Anarşistler, Reformistler, Zapatistalar, Neo-faşistler, Uluslararası Sendikal Örgütler, Fundamentalistler, Troçkistler, kendilerini Marksist olarak tanımlarlar, Enternasyonalistler, Eşcinseller, NGO’lar, çeşitli Köylü Örgütlenmeleri vs… yalnız burada önemli bir not düşelim, bu hareketlerin büyük bir çoğunluğunun merkezi Avrupa ve K. Amerika’dadır. Mali sermaye gelirlerinin vergilendirilmesini hedefleyen ATTAC hareketinin merkezi Paris, Üçüncü Dünya’nın borçlarının silinmesini talep eden CADTM’nin merkezi ise Brüksel’dir. (A. Işıklı, Dünya Bankası’nın Laik İmparatorluğunun Kumarhane Kapitalizmi, Otopsi Yayınları, İstanbul 2002) Bu da bize Anakara eski Valisi Ziya Doğan’ın şu sözünü anımsatıyor: “Ülkeye komünizm lazım olursa, onu da biz getiririz.”

TOPLUMSAL HAREKETLERDE ESKİ / YENİ KAVRAMSALLAŞTIRILMASI
Wallerstein iki ana akımdan bahseder: Ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyalist devrimler (Immanuel Wallerstein, Sisteme Karşı Yeni Ayaklanmalar, Türkiye Seçkisi, Everest Yayınları, Syf 180–181, İstanbul 2003)

Burada bahsedilen “Eski sol fikirler” bizden önceki anlamında zamansal bir öncelikten çok bizzat nesne düzeyinde bir eskimeden dem vurmaktadır. İddia edilen eskinin halkın ihtiyaçlarına cevap veremediği, iktidara geldiği ülkelerde hayal kırıklığı yarattığı için “Tukaka” olduğudur. Halkın sırtını dönmesinin nedeni verilen ikinci sözün, dünyanın dönüştürülmesinin becerilmemesidir. Wallerstein, Maoizm’den Porto Alegre’ye başlığı altında, Mao Zedung’un ölümüyle birlikte bugüne ulaşan ve hala önemini koruyan bu tür bir hareket kalmadığını iddia ediyor. (Age, Syf. 188)

1970’ler sonrası çıkan “Yeni” hareketlerin ise iki temel özelliği bulunmaktadır. Bunlar: Etnik köken, Kadın hakları, Çevre hakları gibi geçmişte hep ikincil kalan sorunların, hareketlerin önceliği haline gelmesi ile devlete ve iktidar hedefleyen hareketlere karşı güvenin yitirilmesidir. Burada şu soru akla gelmektedir. Peki, iktidar hedeflemeyen hareketler dünyayı nasıl değiştirecektir? İçine girilen derin krizle birlikte, şu anki dünya egemenleri sistemi daha fazla korumaya çalışmaktadır. Böylelikle de küreselleşmeyi daha iyi bir duruma getirmenin yolu açılmış oluyor. Yani artık “Daha iyi bir toplumun neye benzeyeceğini de tasarlayıp durmaya bir son vermemiz” gerekmektedir. (Age. Syf. 194)

New Left Review Dergisi’nde çıkan David Graeber imzalı yazı meselenin özünü çok iyi yakalamış. Graeber’e göre hareketin kalbi, harekete yeni ve umut verici hemen her şeyin kaynağı Anarşizm’dir. (David Graeber, Yeni Anarşistler, New Left Review, Türkiye Seçkisi, Everest Yay. Syf. 198, İstanbul 2003)

Hareketin içindeki grupların büyük çoğunluğu küreselleşmeyi İMF ve DTÖ’den daha fazla savunurlar. Ulus/Devletler de sıkı şekilde korunan tek biçimli parsellerin oluşturulmasından başka bir işe yaramamıştır. (Burada Graeber, vatan yerine parsel demeyi tercih ediyor) Esasında rahatsız olunan konu bağımsızlık çizgisi temelinde nihai amaç teşkil ettiği anti-emperyalist mücadele geleneğidir.

Yine Michael Hardt, Yeni Bandung mu? yazısında bağımsızlık savunusunun tehlikesinden bahsediyor. Ağ hareketleri* çağında siyasal mücadele artık farklı yöntemlerle yürümelidir. Her türlü bağımsız/halkçı çözümlere karşı çıkılmalı ve yerine demokratik bir küreselleşme arayışına gidilmelidir. (Michael Hardt, Yeni Bandung mu? New Left Review, Türkiye Seçkisi, Everest Yay. Syf. 218, İstanbul 2003)

Ağ Hareketleri* Graeber ve Hardt’a göre hareketin bu yeni biçimi onun ideolojisidir. Devletler, partiler ya da kurumlar gibi dikey yapıların yerine yatay ağların, merkezi olamayan, hiyerarşik olamayan bir demokrasi kavrayışının ilkeleri üzerine inşa edilmiş ağların egemen olduğu örgütlenme biçimi.

WALLERSTEİN’İN AMACI NE?
Çağdaşımız Immanuel Wallerstein’in, dünya ekonomik sisteminin tarihsel temellerine ve geleceğe yönelik değerlendirmelerinin gerçekte tek bir amacı bulunuyor: Bütün ezilen ülkeler kendilerini asla kurtulamayacakları bir kapanın içinde görüp, emperyalizme karşı mücadele etme sevdasından geri dönmelidirler. Öyle ki, Wallerstein, doğu ülkelerine olanca nefesiyle bir çaresizlik havası üfledikten sonra durup, onlara kendisinin “Bireysel direniş” dediği “Göç” seçeneğini öneriyor. Başka bir deyişle, “Madem direnişten söz ediyorsunuz, o zaman siz de bireysel olarak direnin!” diyor ve dünyanın ezilen halklarının en akla yakın kurtuluş seçeneğinin kuzey ülkelerine göç etmek olacağını anlatıyor. Çünkü Wallerstein’e göre kuzey ülkeleri ne kadar yasa çıkarsalar da, güney ülkelerinden gelecek olan göç dalgalarına karşı koyamayacaklardır. (Wallerstein, 1998,30)

Immanuel Wallerstein, ezilen/mazlum ülkelere kurbanlık bir koyun gibi kendilerini kasabın insafına bırakmaktan başka bir seçenek tanımamaktadır. Buna karşın buralarda yaşayan halklar, doğup büyüdüğü ülkelerinin direnişini desteklemeyi bırakıp, kendileri “Bireysel” olarak “Direnmeli” ve güney ülkelerine kaçarak kurtarmalıdırlar.

WALLERSTEİN’İN YARATMAK İSTEDİĞİ BULANIKLIK
Wallerstein’e göre dünya üzerindeki bütün ülkeler 18. yüzyılın sonu ve 19. y.yılın başından başlayarak bütün yer küreyi sarmış olan kapitalist bir dünya ekonomisinin parçalarıdırlar. 20. yüzyıl boyunca kendilerine sosyalist diyen ve bağımsız olduklarını ileri süren devletler gerçekte sadece kendilerini avutmuşlardır. Bir devlet nasıl olurda, dünyayı dev örümceğin ağı gibi sarıp sarmalamış kapitalist dünya ekonomisinden özerk olduğunu söyleyebilir? Devrimciler ve ezilen halk yığınları ise bu gerçeği ancak 1970’lerin başında kavrayabilmişlerdir. İşte 1968 öğrenci ve halk hareketleri çarpık yüzlü kapitalizme bir tepki olmaktan daha çok; sosyalizme, tam bağımsızlığa ve ilerlemeye; buradan yola çıkarak aydınlanmaya ve modernizme duyulan güçlü inancın yok olup gitmesinden doğan düş kırıklıklarının bir ifadesidir.

Peki, Ekim 1971’de Bolşeviklerin daha sonra da koskoca Sovyetler Birliği’nin yapmaya çalıştığı neydi? Bolşeviklerin sosyalist devrimi, yüzyılın ikinci yarısından sonra başarısızlığa gömülmeye başlamışsa da, başlangıçta kapitalist dünya sistemine karşı bir tokat, bir ilerleme hamlesi değil miydi? Wallerstein’e göre Rus Devrimi de, kapitalist dünya sisteminin bir parçasıydı. Ezilen/Mazlum ülkelere, işçilere ve emekçilere bir umut yolu olarak ortaya çıktıysa da, dünya sisteminin örtülü bir parçası olduğundan Rus Devrimi de gerçekte ABD hegemonyasının hizmetinde yaşadı (Wallerstein, 1998, 22).

Dahası Sovyetler Birliği, ABD’nin sağ kolu olma görevini başarıyla yürüttü. Wallerstein, SSCB ve ABD’yi “Aynı dünya hegemonyasının sürdürücüleri” olarak tanımlarken, bu görüşüne kavramsal bir temel kazandırmak için I. (Emperyalist) Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan Wilson ilkelerini, yukarıda da değinildiği gibi, gider ve Lenin’in ilkeleriyle aynı kefeye koyar.

Çünkü ona göre ikisi de, üçüncü dünya ülkelerinin ulusal bağımsızlığını savunan ilkelerdi. Wallerstein SSCB/ABD bağlılığını öngören akıl yürütmesine dayalı olarak, 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılışını benzetebilirse tek bacağı parçalanmış ABD hegemonyasının yıkılışı olarak göstermek istemektedir. Gerçekte ise yapmak istediği, aynayı karşıdan tutup özellikle ezilen ülkelerin devrimci ve ilerici/bağımsızlıkçı aydınlarında bir kafa karışıklığı yaratmaktır.

Hiç kuşkusuz, Wallerstein bu gün içinde nefes alıp verdiği Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya üzerindeki çıkarlarına oldukça bağlıdır. Öyle ki, ülkesinin dünya üzerindeki hegemonyasının sürmesi için kabul edilebilir düşünsel temeller arıyor. Wallerstein’in tavrı oldukça anlaşılır ve doğaldır. Çünkü emperyalist ABD hegemonyasının zarar görmesini, dünyanın geleceği için bir tehlike olarak görmesi bile onun yerini gözlerimizin önüne serivermektedir. O yüzden tekrardan konuya dönecek olursak…

ANARŞİZMİN BLOKU
Hareketlere kuşbakışı baktığımızda çok seslilik yanında, karnavalları aratmayan bir renklilik ve eğlence de görürüz. Hatta Paris toplantıları sırasında alkol ve eroin kullanımını sınırlandırmak için çağrılarda bulunulması ve ekipler kurulması olaya bir boyut daha koymaktadır. İşin esası bu eski/yeni kavramlarına dayanıyor. Soğuk savaş yıllarında Amerika propagandası aygıtlarının (Medya, Sinema endüstrisi vs…) batı gençliğinden, üçüncü dünya gençliğine kadar sosyalizm hakkında yarattığı imaj dikkat çekicidir. Tamamen gri renklerin hâkim olduğu, güneşin hiç yüz göstermediği, insanların gülmeyi dahi unuttuğu ağır sanayi toplumları bu imajı betimler. Amerikan ruhunda batı haklarını vs… temsil ettiğini düşünürsek çok renkliliğin ideolojik geri planını nereden kaynaklandığını da daha iyi anlarız. Hareketin merkezindeki önemli gruplarının birinin ismi daha fazla cümle kurmamızı gereksizleştiriyor: Anarşist Soytarılar Bloku. (Bu konuda, the revolutionary anarchist clown bloc ismiyle internette arama yapıp ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.)

Çürüyen sistemin kirlilerini örten ve uyuşturma mekanizmasına dönüşen bu sahtelik, kabuğunu çoktan kırmış ve giderek serpilen sosyalizmin devrimci kültürüyle boy ölçüşemezdir. Bu bağlamda tarihin kültürler üzerindeki en büyük kanunu, üretim güçlerindeki gelişmeyle eskiyi tasfiye edecek yeni sistemin kültürel alanda da büyük bir patlamaya ve yaratıcılığa yol açmasıdır. Fakat açıkça ortadadır ki, küreselleşme karşıtı hareket, kültürel referans olarak çürüyen sistemi almaktadır.

HAREKETİN İDEOLOJİK REFERANS KAYNAKLARI
Almanya Enternasyonalizm Koordinasyonu’nun Frankfurt’ta 9–12 Mayıs 2002 günlerinde düzenlediği 25. yıl kongresinin sonuç bildirgesinin ilk cümleleriyle başlayalım:

“Küresel kapitalizmde bir hayalet dolaşıyor: Küreselleşme karşıtlarının hayaleti.” Kongreye ilişkin Praksis Dergisi’nde çıkan değerlendirmede tartışmaların Hardt/Negri fikirleri Lenin/Rosa Luksemburg fikirleri arasında geçtiği belirtiliyor. İktidar kavramı tartışıldığında Hardt/Negri üzerinden Foucault’ya, kapitalizmin eleştirisi tartışıldığında Lenin/Rosa Luksemburg üzerinden Marks’a yapılan vurguların artması dikkat çekicidir. Açıkça sistemin genel eleştirisinin üstüne iktidarsızlık kavramını inşa edildiği ortadır. Tukakalaşan eski düşüncenin yapıcı tarafları terk edilirken yıkıcılık, “Anti”lik, “Karşıtlık” kavramları temel haline geliyor. Aşağıdan yukarıya örgütlenmelerin merkeze oturması ve daha birçok parlatılan benzer fikirleri sıralayabiliriz. (Emre Arslan, Olay Mahalli: Küreselleşme A. E. Koordinasyonu (BUKO) Kongresi, Praksis, Yaz 2002)

Tüm hareketi kapsamada Antonio Negri ve Michael Hardt’ın “İmparatorluk” kitabında daha da sistematikleşen, hatta bazı aydınların gözünde mücadele programına (Manifesto) dönüşen bu fikirlerin bazı saptamalarına alt başlıklar halinde değinmek gerekiyor.

KÜRESEL BURJUVAZİ KÜRESEL PROLETARYA
Neo-liberalizmi benimseyen aydınların diline pelesenk olan “Küresel köy” kavramsallaştırılmasının kaçınılmaz uzantısı olan dünya vatandaşlığı, simgesel olarak “Artık sınırların kalktığı…” ile başlayan o bildik tekerlemeyi anımsatıyor. Hardt ve Negri’ye göre küresel yurttaşlık kendi programlarının ilk politik talebidir. (Antonio Negri ve Michael Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, Syf. 401, İstanbul 2001) Tabii ki bu yönelişin kökeninde ulus devletin aşıldığı iddiası var.

Robinson ve Harris’in çalışmalarında da eskiden sınıflar arası ilişkiler ulus devlet altında gerçekleştirilirken, yeni uluslar üstü süreçte ulus devlet kapitalizmin örgütlenme temeli olmaktan çıktığı, dünya küresel burjuvazi ve küresel proletarya şeklinde bölündüğü iddiası yer alır. (Robinson ve Haris’ten aktaran Hayri Kozanoğlu, Küreselleşme ve Uluslar Üstü Sermaye Sınıfı, Doğu Batı, Syf. 57 2002)

İmparatorluk kitabında daha muğlâk olan çokluk kavramı, Robinson ve Harris’in çalışmasında sınıf olarak tanımlanıyor. Bu: Almanya’daki, Peru’daki, Tayvan’daki işçi sınıfı düzlemi olarak aşıp, tek bir dünya sınıfının oluşturmasıdır. Yalnız “Aşma” sınıfsal çatışmayı da yok saymaktadır. Çünkü ulusal düzlemde işçi sınıfıyla çelişkili bir düşman da kalmıştır. Küresel proletaryanın düşmanı, ulusal sınırların üstüne çıkmış, sermayenin küresel örgütlenmeleridir. Oysa İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar özel ulusal sermayelerin ajanlarıdır. Sahip oldukları yaptırım güçleri de ulus devletlerden gelir. (Ellen M. Wood, Mutsuz Aileler: Küresel Kapitalizm ve Ulus-Devlet, Der. J. Petras, 2000’li Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak Yayınları, Syf. 20, İstanbul 2000)

Tabii ki iddia ettikleri gibi Türkiye’nin İMF’ye üye olması, orayı yönlendirdiğimiz anlamına gelmiyor. “Avrupa’da yönetici kurumları oluşturan uluslararası anlaşmalar, Avrupa burjuvazilerinin dışında veya üstünde oluşmuş şeyler değillerdir.” (G. Albo ve A. Zuege, Bugünün Avrupa Kapitalizmi Euro ve Üçüncü Yol Arasında, Der. J. Petras, 2000’li Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak Yayınları, Syf. 92, İst. 2000)

Ulusal devletlerin oluşturduğu yaptırım araçlarından farklı olarak, ulusal sermayelerin biçimsel ve nitelik anlamda değiştiği, sonuçta “Ulus ötesi” kimlik taşıdığı da politik çıkarsamaların devamı olarak iddia ediniliyor. Hemen hemen bu bakış açısıyla kalem oynatmış bütün yazarların ortak kavramsallaştırması “Ulus üstü” sermaye biçimidir. Bu noktada da sermayenin merkezileşmesinin sonucunu teşkil eden tekellerin “Sıçrama” yaparak ulusal devletlerinden kurtulduğu ya da kurtulmaya çalıştığı kansında değiliz. C. Somel’in de belirttiği gibi, küreselleşmeyi sürükleyen büyük şirketler, dünyadaki sayılı gelişmiş ülkenin örgütleridir. Mülkiyet hisseleri bakımından da incelersek bu şirketler gelişmiş ülke milli ekonomilerinin birer uzantıdır. (Cem Somel, Azgelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme, Doğu Batı, 18, Syf. 143, 2002)

Ve bu az sayıdaki ezen devletin şirketleri kendi ulusunu oluşturan tüm toplumsal tabakalar (işçi sınıfı dâhil) adına sömürüsünü devam ettirmeyi, genişletmeyi hedefler. “Emperyalizmi tanımlayan sermaye ihracı ile birlikte diğer ülkelerin sömürüsüyle yaşayan ülkenin topuna asalaklık damgasını vurur. (Vladimir İliç Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, Syf. 107, Ankara 1990)

MERKEZ – ÇEVRE ÇELİŞKİSİNİN ÖNEMİNİ YİTİRMESİ
MAI Karşıtı Çalışma Grubu tarafından yayımlanan “MAI: 21. Yüzyılın Sömürgecilik Bildirgesi” başlıklı kitapçıktan alıntıyla başlayalım: “Bugüne kadar bu paylaşım kavgası, ülkeler arasında olduğu zamanlarda savaşlarla (dünya ölçeğine yayılabilen) ve ülkeler arasında klasik emperyalist bağımlılık biçiminde yürümekte idi. Ancak, emperyalizmin özellikle son yirmi yıldır, içine girdiği yoğunlaşma ve merkezileşmenin biçimlendirdiği yeni yönelimi farklılaşmıştır. Artık paylaşım ülkeler arasında yürümemekte, neredeyse işkollarına kadar bir düzlemde, ülkeler ya da emperyalist ulus devlet güçlerinin birlikteliği düzleminde değil, onları da aşan ulus ötesi sermayenin belirlediği zeminlerde gerçekleşmektedir. (…) Dolayısıyla ulus ötesi en egemen sermaye kesimlerinin, işlevini değiştirmeye çalıştıkları ulus devlet, emek sınıfları açısından bir mevzi olarak kabul edilip, bu perspektifle savunulmamalıdır.

Venezüella’da Hugo Chavez’e karşı yapılan darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmeler günümüz sınıf mücadelesindeki saflaşmaya ilişkin tartışmalara verilebilecek girişim sadece, giderek artan oranda, daha acımasız türden bir küresel sistem tahakkümü, güçsüzlük ve yoksulluk anlamına gelecektir. (Michael Hardt ve Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yay. Syf. 297 İst. 2001)

Görüldüğü gibi direnmek, uluslararası tekellerin ülke kaynaklarını sömürmesine karşı çıkan ulus devleti savunmak: “Yoksullaştırıcı” bir yönelim olmaktadır. Oysa tarih, ekonomik büyümeyi ve refahı sağlamanın nasıl olursa olsun, birinci koşulunun emperyalizme direnmek olduğunu göstermiştir. “Üçüncü Dünya’nın ilerlemesi, bu koşullarda birikimin doğal yasasına uymak yerine ona karşı koymayı gerektiriyor. Bu sonuç, gelişme, halkçı sosyal ittifakları ifade eden iktidar biçimleriyle evrimci ilişkiler temelinde olduğu zamanda geçerlidir. Kore ve Tayvan’ın başarılarının nedeni ancak böyle kavranabilir. Her ikisi de egemen eğilimlere ve liberal öğütlere karşı direndiler. (Samir Amin, Kaos İmparatorluğu Yeni Kapitalist Küreselleşme, Kaynak Yay. Syf. 45 İst. 1993)

Ezen/ezilen çelişkisinin yok olması belli bir hedefin kalmamasına da yol açıyor. Margulies’e göre piyasa ekonomisinin hayatın her alanına egemen olması, önce Amerika ve Avrupa’da başladı. Dolayısıyla bu siyasetlerin Amerika’nın değil uluslararası sermayenin, Üçüncü Dünya ülkelerine değil tüm dünyaya dayattığı siyasetler olduğunu iddia ediyor. Ve yazara göre direniş de doğal olarak buralardan başladı. (Roni Margulies, Seattle Öncesi ve Sonrası, Der. L. Wallac ve M. Sforza, DTÖ: Kimin Ticaret Örgütü, Metis Yay. Syf. 8 İst. 2002)

Hedef ise gayet muğlâk olan sermayenin küresel örgütlenmeleri, Margulies bu görüşlerini son yaşanan Irak işgaliyle umarım değişmiştir. Ama yinede çok umutlu olmamak lazım çünkü bu görüşlerin belli amaçlarla imal edildiği de ortadadır.

EMPERYALİZM ve TEK KUTUPLULUĞU MUTLAKLAŞTIRMA
“Bağımsız (bağımsızlığı savunan devletler) hükümetler, globalizsayonla ilgili olarak kaçınılmaz biçimde bozguna uğrayacaklardır.” (World Bank, 2000, Aktaran Cole, Syf. 44, 2002) Bu kaçınılmazlık, küreselleşmenin karşı durulmaz bir süreç olduğu bilinçlerde yer ettiği zaman alternatif yerine, direnme ya da dönüştürme ön plana çıkar. Petrol-İş Sendikası’nın 2000–2003 yıllığında Prof. Dr. Meryem Koray imzalı yazıda da küreselleşmeyi dönüştürmekten bahsetmenin daha anlamlı olacağından bahsediliyor. (Meryem Koray, Küreselleşmeye Eleştirisel Bir Bakış ve Yeni Küresel Bir Anlayışın ve Örgütlenmenin Kaçınılmazlığı, 2000–2003 Yıllık, Petrol-İş, Syf. 65 İst. 2003)

“Finans kapitalin mantığını kavrayıp, küreselleşmeye karşı politik talepler sermayenin toplumsal kontrolü üzerine oturtmalı. Emek hareketinin dış ticaret konuları, örgütlenme ve toplu pazarlık yanında finans kapitalin gücünü sınırlayıcı düzenlemeleri de gündeminden eksik etmemesi gerekiyor.” (Tabb 1999, Aktaran Hayri Kozanoğlu, Küreselleşme ve Uluslar Üstü Sermaye Sınıfı, Doğu Batı, 18, Syf. 58, 1999)

Tabb’ın yaklaşımı muğlâk bir sermayenin toplumsal kontrolü üzerine sistematize edilmiş. Devlet araç olarak görülmediği için ifade tarzı da “Talep etme” düzeyinde kalmaya mahkûmdur. “Bu öldürülüş ve açlık, yıkıcı küreselleşmenin temsilidir ve bizi neo-liberal küreselleşmeyi ciddi bir sorgulama sürecine sokmaya, “İyi ve insansal yönetişimin” var olduğu bir yapıya dönüştürmeye zorlamaktadır.” (H. Kozanoğlu, Küreselleşme ve Ulular Üstü Sermaye Sınıfı, Doğu Batı 18, Syf. 63, 2002) Kötüsü varsa iyisi de vardır gibi mantıksal bir ilerleyiş, süreci yönetim sorunu olarak özetlemekle beraber buna karşı mücadele perspektifini ortaya (doğal olarak) koyamamaktadır.

“İçinde yaşadığımız ekonomik-politik, kültürel tüm yaşam etkinliklerini kar mantığına tabi kılan süreci ulusal-bağımsız devlet kalıpları içerisinde, geleneksel emperyalizm tahlilleri çerçevesinde açıklamak imkânsız görünüyor” (Age. Syf. 63) Tüm yaşam etkinliklerinin içine sinmiş düzeni, çelişkilerin de ortadan kalktığı bir yaşam formu olarak da belirtmeliyiz. Küreselleşmenin mutlaklığı Kozanoğlu’nu çaresizlik üzerinden pasifizme varan bir teorik inşaya yönlendiriyor.

Dünya çapında üretim organizasyonunun geldiği yeni aşama Arrighi’ye göre kapitalistler arası rekabetin savaşlara yol açtığı dönemin sonunu getirmiştir. (Age. Syf. 57) ) Arrighi’nin bu yaklaşımı her ne kadar geleneksel kalıpların dışına çıkma kaygısıyla gerçekleşse de bize eski bir tartışmayı hatırlatıyor. Alman sosyal demokrasinin önderlerinden Karl Kautsky, böyle bir saptamayı yüzyıl kadar önce yapmıştı. “(Kautsky ve yandaşları) şöyle demektedirler, sermayenin uluslararası karşılıklı bağımlılığının gelişmesi çeşitli kapitalist gruplar arasındaki rekabeti elimine etme eğilimi yaratır.

Bu ‘Barışçıl’ eğilimin alttan gelen baskısıyla güçleneceğini ve bu yolla yırtıcı emperyalizmin yerini sakin ultra-emperyalizme bırakacağını söylerler.” (I. Nikolay Bukharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Spartaküs Yayınları, Syf. 125 İst. 1996) Emperyalist Amerika Birleşik Devletleri (ABD’nin imparatorluğu) altında tek kutuplu dünya tasviri ile Kautsky’nin “Ultra-emperyalizm dünyaya barış getirecektir” tahlili örtüşmektedir. Oysa tarihin akışı dünyanın tekrar çok kutupluluğa evrildiğini göstermektedir. Irak’taki emperyalist paylaşım savaşı süresince, Almanya-Fransa ve ABD arasında doğan gerginlikler, gelişen Çin ve Hindistan’ın Rusya ile birlikte oluşturmaya çalıştıkları Asya’da bir güç olarak diğer kapitalist ülkelerin karşısında durmaktadır. Bu da tek kutupluluk iddialarını çürütmektedir.

ANARŞİ Mİ DEVRİM Mİ?
Devam edecek olursak; Bir tepki akımı olan Anarşizm, Büyük Fransız Devrimi’nin yarattığı zengin entelektüel birikimi de bu yüzden değerlendirilememiştir. Anarşizm’in devrimci bir akım olamamasının temel sebeplerinden birisi de budur. Yani Anarşizm: çelişkili niteliğini ortaya koyduğu Liberalizmin bir eseridir. Aynı şekilde Anarşizm’in felsefi temelleri de, liberal yapının (ekonominin) ideolojik temeli işlevini de gören fikir hareketlerindedir. Anarşizm ya fikir hareketlerine karşı bir tutum takınır, yâda bu fikir hareketlerini en uç noktasına vardırarak çıkarsamalar yapar. Anarşizm’in felsefi temelleri bazen çok karışıktır, “Bilmediğimiz gizli bir geçmiş”le ilgisinden her ne kadar söz edilse de, Anarşizm’in felsefi temellerini, kendisine yakın büyük ideolojik akımların incelenmesiyle çıkarmak mümkündür. Bir yandan rasyonalist Fransız bireyciliği, diğer yandan zaten büyük ölçüde Fransız rasyonalist bireyciliğinden kaynaklanan Alman mutlak idealizmi…” (Arvon Henri, Anarşizm, Çev. Ahmet Kotil, İletişim Yayınları, Cep Üniversitesi, I. Basım, Syf. 17 Şubat 1991)

Ama burada konumuz daha çok Anarşizm’in ortaya çıktığı koşullarda fikir gelişimine ışık tutmak değil siyasal gelişmeler doğrultusunda oynadığı rolleri sıralayabilmektir. Çünkü başından beri yapmaya çalıştığımız Bilimsel Sosyalizm ile tartışmaları ve dönemin kimi yaklaşımlarını çerçeve olarak almaya çalışmamamızdandır. Bu yüzden Anarşizm alan soytarılığından da öte, Anarşizm’in de kendine özgü bir retoriği, söylemi, eylem biçimi olduğunu da yadsımayarak, kendisini siyasetin hep “Sol” tarafına bir yer biçen bu akımın bunu esas olarak “Özgürlükçü” karakterine bağlıyor olmasındadır. O yüzden “Özgürlük her şey midir?”, “Ya da mutlak özgülük var mıdır?”

İşte bu tartışmalar yerine, sosyalizmin karşıtlığı üzerinden kimlik edinmeye çalışan bir akım olarak Anarşizm’i de ele almanın ve Anarşistlerin, miras hakkı, ateistliğin programa konulması ve devlet konusunda gereksiz ve “Radikal” tavırlarını ince bir alayla ele aldıktan sonra Engels meselenin özünü şöyle özetlemektedir: “… İşte görüyorsunuz, Bakunin’cilerin hareketlerinin başlıca sonucu, saflarımızda bir bölünmeye yol açmak olmuştur. Hiç kimse onların dogmalarının karşısına engel dikmedi, ama bu onlara yetmiyordu ve onlar tüm üyelerimizi kumanda etmek ve kendi öğretilerini herkese kabul ettirmek istediler…” (Karl Marks/Frederich Engels, V. I. Lenin, Anarşizm ve Anarko-Sendikalizm, Çev. Sevim Belli, I. Basım, Sol Yay. Syf. 58 Mart-Ankara 1979)

JOSEF STALİN: ANARŞİZM Mİ? SOSYALİZM Mİ?
(Okuyucuya Not: Makale boyunca “J. St” kısaltmalarının dışında Stalin, Stalin imzasını almadan önce, 1912’lere kadar, “Koba”, “Ko” ve ya “K” imzalarını kullanmıştır…)


Stalin 1946 yılında “Toplu Eserleri”nde “Anarşizm mi sosyalizm mi?” ve yine devamla aynı yapıt içerisinde yer alan “Diyalektik yöntem”, “Anarşistler proleter sosyalizme nasıl bakıyorlar?” adlı yapıtındaki üç temel başlıkta sorunu ortaya koyuyor, döneminin perspektifiyle, yer verdiğimiz bu uzun ama yararlı makalesinde bakın Stalin yoldaş ne diyor; Çağdaş toplumsal hayatın odağı, sınıf mücadelesidir. Bu mücadele sırasında, her sınıfa, kendi ideolojisi yol gösterir. Burjuvazi, kendi ideolojisine, [şu] sözde liberalizm’e (Burada kullanılan biçimiyle liberalizm, bir anayasal monarşi biçiminde uzlaşma peşinde koşan Rus burjuvazisinin, 1905-06’da büyük toprak ağaları ve çarlık karşısındaki durumunu yansıtmaktadır. Siyasi ifadesi Anayasal Demokrat Parti idi.) sahiptir. Proletarya da kendi ideolojisine sahiptir – bu, çok iyi bilindiği gibi, sosyalizmdir.
.
Liberalizme, bütün ve bölünmez bir şey olarak bakılmamalıdır: bu, burjuvazinin farklı tabakalarına tekabül eden farklı eğilimlere bölünmüştür.
.
Sosyalizm de, bütün ve bölünmez değildir: onun içinde de farklı eğilimler vardır. Biz, burada, liberalizmi incelemeyeceğiz – bu görevi başka bir zamana bırakmak daha iyi olur.

Okuyucuya, (Kropotkin, Peter A. (1842–1921). Rus coğrafyacısı ve anarşizrnin teorisyeni! Londra’da sürgünde yaşadı, 1917 Devriminden sonra Rusya’ya döndü ve orada öldü) yalnızca sosyalizmi ve onun eğilimlerini tanıtmak istiyoruz. Sanırız, bunu daha ilginç bulacaktır. Sosyalizm üç ana eğilime ayrılmıştır: reform, anarşizm ve marksizm. Reformizm, (Bernstein ve diğerleri), sosyalizmi uzak bir hedef olarak görür, bundan öte bir şey değil ve gerçekte sosyalist devrimi reddeder ve sosyalizmi barışçı araçlarla kurmayı amaçlar. Reformizm, sınıf mücadelesini değil, sınıf işbirliğini savunur. Bu reformizm, gün geçtikçe çürümekte, gün geçtikçe sosyalizme benzer [yanlarının] tümünü yitirmektedir ve bizce, bu makalelerde, sosyalizmi tanımlarken, [reformizmi] incelemenin hiçbir gereği yoktur.
.
Marksizm ve anarşizme gelince iş başkadır: her ikisi de, bugün, sosyalist eğilimler olarak kabul edilmektedir, her ikisi de birbirlerine karşı şiddetli bir mücadele vermektedirler, her ikisi de kendilerini, proletaryaya gerçek sosyalist doktrinler olarak sunmaya çalışmaktadırlar ve kuşkusuz, bu ikisinin incelenmesi ve karşılaştırılması, okuyucuya çok daha ilginç gelecektir. Biz, “Anarşizm” sözcüğü söylenince küçümseyerek başını çeviren, yukardan bir havayla elini sallayarak, “Neden bunun üzerinde vakit harcamalı? Hakkında konuşmaya bile değmez” diyenlerden değiliz. Bizce, böyle ucuz “Eleştiriler” hafifliktir ve [hiç bir] yararı yoktu.
.
Biz, anarşistlerin “Akalarında yığınlar bulunmadığı ve bu yüzden, pek tehlikeli olmadıkları” düşüncesiyle kendisini avutanlardan da değiliz. Bugün sorun, kimin, daha büyük ya da daha küçük “Yığınları” arkasından sürüklediği sorunu değildir; önemli olan doktrinin özüdür. Eğer anarşistlerin “Doktrini” gerçeği yansıtıyorsa, o zaman açıktır ki, [Anarşizm] kendine mutlaka bir yol açacak ve yığınları kendi etrafında toplayacaktır. Ama eğer geçersizse ve yanlış bir temel üzerine kurulmuşsa, çok devam edemeyecek ve ayakları havada kalacaktır. Ama anarşizmin geçersizliği kanıtlanmalıdır.
.
Bazı kişiler, marksizmin ve anarşizmin aynı ilkelere dayandığını ve aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklere ilişkin olduğunu sanırlar, öyle ki, bu kişilerin görüşüne göre, bir eğilimi diğerinin karşısına çıkartmak yanlıştır. Bu, büyük bir hatadır. Biz, anarşistlerin, marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanırız. Bunun sonucu olarak da, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuruz. Bu nedenle, anarşistlerin “doktrinini” baştan sona incelemek ve bütün yönleriyle iyice değerlendirmek zorunludur. Mesele şudur ki, marksizm ve anarşizm, her ikisi de, mücadele arenasına sosyalizm bayrağı altında girmelerine rağmen, bütünüyle farklı ilkeler üzerine kurulmuşlardır. Anarşizmin temel taşı, bireydir. [Anarşizmin] öğretilerine göre, [bireyin] kurtuluşu, yığınların, [yani] kolektif vücudun kurtuluşunun baş koşuludur. Anarşizmin öğretilerine göre, birey kurtulmadıkça, yığınların kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, “Her şey birey için”dir. Oysa marksizmin temel taşı yığınlardır. [Marksizmin] öğretilerine göre, [yığınların] kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun baş koşuludur. Yani, marksizmin öğretilerine göre, yığınlar kurtulmadıkça, bireyin kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, “Her şey yığınlar için”dir.
.
Açıktır ki, burada, sadece taktikler üzerine anlaşmazlık değil, biri diğerini reddeden iki ilke bulunmaktadır.
.
Makalelerimizin amacı, bu iki karşıt ilkeyi yan yana koymak, marksizmi anarşizmle karşılaştırmak ve böylece her birinin meziyetlerine ve kusurlarına ışık tutmaktır. Tam burada, okuyucuya bu makalelerin planı hakkında bilgi vermek gerekir kanısındayız. Marksizmin bir tanımı ile [işe] başlayacağız, bu arada anarşistlerin marksizm üzerindeki görüşlerine değineceğiz, ondan sonra da anarşizmin eleştirisine geçeceğiz. Şöyle ki, diyalektik yöntemi, bu yöntem üzerine anarşistlerin görüşlerini ve bizim eleştirimizi; materyalist teoriyi, anarşistlerin görüşünü ve bizim eleştirimizi (burada da sosyalist devrimi, sosyalist diktatörlüğü, asgari programı ve genel olarak taktikleri tartışacağız); anarşistlerin felsefesini ve bizim eleştirimizi; anarşistlerin sosyalizmini ve bizim eleştirimizi; anarşist taktikleri ve örgütlenmeyi açıklayacağız – ve sonuç olarak da vargılarımızı vereceğiz.
.
Küçük topluluk sosyalizminin savunucuları olan anarşistlerin, gerçek sosyalistler olmadığını kanıtlamaya çalışacağız.
.
Ayrıca, proletarya diktatörlüğünü reddettikleri sürece, anarşistlerin gerçek devrimciler de olmadıklarını kanıtlamaya çalışacağız…
.
Ve böylece, konumuzda ilerleyeceğiz.

DİYALEKTİK YÖNTEM
Marksizm, yalnızca sosyalizmin teorisi değil, bütün bir dünya görüşü, bir felsefi sistemdir. Marks’ın proleter sosyalizmi, [bunun] mantıki bir sonucudur. Bu felsefi sisteme, diyalektik materyalizm denir.

Bu yüzden, marksizmi yorumlamak, aynı zamanda, diyalektik materyalizmi yorumlamak anlamına gelir.
.
Bu sisteme neden diyalektik materyalizm adı verilmiştir?
.
Çünkü yöntemi diyalektik ve teorisi materyalisttir.
.
Diyalektik yöntem nedir?
.
Deniliyor ki, toplumsal yaşam sürekli hareket ve gelişme halindedir. Bu doğrudur: yaşama, değişmez ve (Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi. Burada 1845’te yayınlanan, Kutsal Aile ya da Bruno Bauer ve İzleyicilerine Karşı Eleştirel Eleştirinin Gözden Geçirilmesi’ne atıfta bulunmaktadır. Bu, Marks ve Engels arasındaki ilk ortaklaşa yapıttır, bilimsel sosyalizmin kurucuları, bu yapıtta, hegelciliğin ilk sistematik eleştirisine girişmişlerdir. Ed. Syf. 17) durağan bir şey gözü ile bakılmamalıdır; (yaşam) hiç bir zaman bir düzeyde kalmaz, sonsuz bir hareket, sonsuz bir yıkılış ve yaratılış süreci içindedir. Bu nedenle, yaşam her zaman eski ve yeniyi, büyüyen ve öleni, devrimci ve karşı-devrimci olanı içerir.
.
Evrim, devrimi hazırlar ve ona zemin yaratır; devrim, evrim sürecini tamamlar ve onun daha ileri faaliyetini kolaylaştırır.
.
Doğada da benzer süreçler yer alır. Bilim tarihi göstermiştir ki, diyalektik yöntem, gerçekten bilimsel bir yöntemdir Astronomiden başlayıp, toplum bilime kadar her alanda, evrende hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığı, her şeyin değişip, her şeyin geliştiği düşüncesinin kanıtını buluruz. Ve bu demektir ki, diyalektiğin ruhu, zamanımız bilimine tümüne işlemiştir.
.
Hareketin biçimlerine gelince, diyalektiğe göre küçük nicel değişikliklerin uzun dönemde nitel değişikliklere yol açacağı gerçeğine gelince – bu yasa, doğa tarihi için de, aynı ölçüde geçerlidir. Mendeleyev’ın, “Unsurların devri çizelgesi” nicel değişikliklerden, nitel değişiklikler (Mayer, Julius Robert Von (1814–1878). Alman fizikçisi, enerjinin sakınımı teorisinin altında yatan ilkeyi formüle etmiştir. Ed. Syf. 18) doğmasının doğa tarihinde ne büyük önem taşıdığını göstermektedir. Aynı şey, biyolojide, yeni-darvinizmin yerini almakta olan yeni-lamarkizm ile sergilenmektedir.
.
Friedrich Engels’in, Anti-Dühring’inde yeter derecede ışık tuttuğu diğer gerçekler hakkında bir şey söylemeyeceğiz.
.
Diyalektik yöntemin kapsamı işte budur.

ANARŞİSTLER PROLETER SOSYALİZMİNE NASIL BAKIYORLAR?
Her şeyden önce, proleter sosyalizminin, sadece felsefi bir doktrin olmadığını bilmeliyiz. O, proleter yığınlarının doktrini, onların bayrağıdır; dünyanın her yerindeki proleterler ona saygı duyuyor, ona “Tapınırcasına” sevgi gösteriyorlar. Dolayısıyla, Marks ve Engels, yalnızca felsefi bir “Okulun” kurucuları değil; her geçen gün büyüyen ve güç kazanan, yaşayan proletarya hareketinin, yaşayan önderleridir. Her kim onların doktrinine karşı savaşır, onları “Devirmek” isterse, eşit olmayan bir mücadelede kafasını kırmaktan sakınmak için, bunların tümünü aklında çok iyi tutması gerekir. Anarşist Baylar bunun pekâlâ farkındalar. İşte, bu yüzden, Marks ve Engels’le savaşırken, en alışılmamış ve bir bakıma, yeni bir silah kullanıyorlar.
.
Bu yeni silah nedir? Kapitalist üretim üzerinde yeni bir araştırma mı? Marx’ın Kapital’inin çürütülmesi mi? Tabii ki değil! Yoksa “yeni gerçekler” ve “tümevarım” yöntemiyle kendilerini silahlandırarak, sosyal-demokrasinin “İncilini” -Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’sunu- “Bilimsel olarak” çürütmek mi? Gene hayır! O halde, bu olağanüstü silah nedir?
.
Bu, Marks ve Engels’in “intihale” başvurduğu suçlamasıdır! İnanır mısınız? Görünüşe göre, Marks ve Engels, orijinal hiç bir şey yazmamışlardır, bilimsel sosyalizm tamamen uydurmadır, çünkü Marks ve Engels’in Komünist Manifestosu, baştan sona, “Victor Considérant’ın Manifesto’sundan çalınmıştır.” Bu tamamen gülünç kuşkusuz, ama anarşistlerin “Eşsiz önderi” V. Çerkezişvili, bu eğlendirici hikâyeyi öyle bir kendine güvenle anlatıyor, Pierre Romus adlı Çerkezişvili’nin salak bir “Havarisi” ve bizim yerli anarşistlerimiz, bu buluşu öyle bir şevkle tekrarlıyorlar ki, bu “Hikâye” ile hiç olmazsa kısaca uğraşmaya değer. Bakın Çerkezişvili ne diyor: “Komünist Manifesto’nun bütün teorik kısmı; yani birinci ve ikinci bölümleri… V. Considérant’dan alınmıştır.

Dolayısıyla Marx ve. Engels’in Manifesto’su -legal devrimci demokrasinin bu incili-, Considérant’ın Manifesto’sunun beceriksizce bir aktarmasından başka bir şey değildir. Marx ve Engels, yalnızca Considérant’ın Manifesto’nun içeriğine el koymakla kalmamışlar… Onun bazı bölüm başlıklarını bile almışlardır.”
.
Bu hikâye, bir başka anarşist tarafından, Pierre Romus tarafından da tekrarlanıyor: “Kesinlikle ileri sürüle bilir ki, onların (Marks ve Engels’in) temel yapıtı (Komünist Manifesto) sadece bir hırsızlık (bir intihal), utanmazca bir hırsızlıktır; ama adi hırsızların yaptığı gibi, kelimesi kelimesine kopya edilmemiş, yalnızca fikirleri ve teoriler çalınmıştır.”
.
Bunu, Nobati, Muşa, Hıma ve öteki gazetelerdeki bizim anarşistlerimiz de tekrarlıyorlar. (Muşa “İşçi”. 1906’da, Tiflis’teki Gürcü anarşistler tarafından basılan bir günlük gazete ve Hıma “Ses” 1906’da, Tiflis’te anarşistler tarafından yayınlanan bir başka günlük gazete.)
.
Böylece, görünüşe göre, bilimsel sosyalizm ve onun teorik ilkeleri, Considérant’ın Manifesto’sundan “Çalınmıştır.”

Bu iddianın hiç bir temeli var mıdır?
.
Kimdir Victor Considérant?
.
Kimdir Karl Marks?
.
1893’te ölmüş olan Considérant, ütopyacı Fourier’in bir öğrencisi idi ve “Fransa’nın kurtuluşu”nu, sınıfların uzlaşmasına bağlamış olan, iflah olmaz bir ütopyacı olarak kaldı.

1883’te ölen Karl Marks, ütopyacıların bir düşmanı, bir materyalistti. Üretici güçlerin gelişmesine ve sınıflar arasındaki mücadeleye, insanlığın kurtuluşunun güvencesi olarak bakardı. Aralarında hiç bir ortak yan var mıdır?
.
Bilimsel sosyalizmin teorik temeli, Marks ve Engels’in materyalist teorisidir. Bu teoriye göre, toplumsal hayatın gelişmesi, bütünüyle, üretici güçlerin gelişmesiyle belirlenir. Eğer feodal toprak beyliği sisteminin yerini, burjuva sistem almışsa, bunun “Kabahati”, burjuva sistemin ortaya çıkışını kaçınılmaz kılan üretici güçlerin gelişmesinde yatar. Ve gene, bugünkü burjuva sistemin yerini, kaçınılmaz olarak, sosyalist sistem alacaksa, nedeni, bunu, modern üretici güçlerin gelişmesinin gerekli kılmasıdır. Bundan, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması [biçimindeki] tarihi zorunluluk doğar. Bundan, ülkülerimizi insanların kafalarında değil, üretici güçlerin gelişmesinin tarihinde aramamız gerektiği Marksist önerme doğar.
.
İşte Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’sunun teorik temeli budur. Considérant’ın Demokratik Manifesto’su hiç böyle bir şeyden söz ediyor mu? Considérant, materyalist görüş açısını kabul ediyor muydu?
.
Biz iddia ediyoruz ki, ne Çerkezişvili, ne Romus, ne de bizim Nobaticiler, Considérant’ın Demokratik Manifesto’sundan, Considérant’ın bir materyalist olduğunu ve toplumsal yaşamın evrimini, üretici güçlerin gelişmesine dayandırdığını kanıtlayan, tek bir cümle ya da bir tek sözcük aktaramazlar. Tam tersine, çok iyi biliyoruz ki, Considérant, sosyalizmin tarihinde, idealist bir ütopyacı olarak tanınmaktadır. Öyleyse, bu aylak gevezelikler, ne idiğü belirsiz bu “Eleştiriler” nereden çıkmıştır? Daha idealizmi materyalizmden ayırt etmesini bile bilmezken, Marks ve Engels’i niçin eleştirmeye girişmişlerdir? Yalnızca insanları eğlendirmek için mi?..
.
Bilimsel sosyalizmin taktiksel temeli, uzlaşmaz sınıf mücadelesi öğretisi olmasıdır, bu yüzden de proletaryanın sahip bulunduğu en iyi silahtır. Proletaryanın sınıf mücadelesi, prolearyanın siyasi gücü ele geçireceği ye sonra da sosyalizmi kurmak için burjuvaziyi mülksüzleştireceği silahtır.

Marks ve Engels’in Manifesto’larında yorumlanan bilimsel sosyalizmin taktiksel temeli işte böyledir.
.
Considérant’ın Demokratik Manifesto’su, buna benzer bir şey söylemekte midir? Considérant, sınıf mücadelesine, proletaryanın sahip olduğu en iyi silah gözü ile bakmış mıdır?
.
Çerkezişvili ve Romus’un (yukarda belirtilen sempozyumunu görünüz) makalelerinde de açıkça görüldüğü gibi; Considérant’ın Manifestosu’nda bu konuda tek bir sözcük yoktur. O, sınıf mücadelesini üzüntü verici bir gerçek olarak kaydediyor sadece. Considérant, Manifesto’sunda, sınıf mücadelesini, kapitalizmi yok etme aracı olarak, şöyle anlatıyor: “Sermaye, emek ve yetenek – üretimin üç temel unsuru, servetin üç kaynağı, sanayi makinesinde üç dişlidir.” Bunları temsil eden üç sınıfın “Ortak çıkarları” vardır; onların işlevleri “Kapitalistler ve halk için imalat yapmak” tır. Önlerindeki… Büyük hedef “Sınıf topluluklarını birleşik ulus içinde örgütlemektir.”
.
Bütün sınıflar, birleşin! Considérant’ın Demokratik Manifesto’sunda ilan ettiği slogan budur.
Böylesine, sınıf uzlaştırma taktikleri ile bütün ülkelerin işçileri, işçilere karşıt olan bütün sınıflar karşısında, birleşiniz, yürekli çağrısını yapan Marx ve Engels tarafından savunulan uzlaşmaz sınıf mücadelesi taktikleri arasındaki ortak yan nedir?
.
Kuşkusuz, aralarında ortak bir şey yoktur. Öyleyse, Çerkezişvili Bayların aptal izleyicileri böylesine neden zırvalamaktadır? Bizleri ölü mü sanıyorlar? Bizim onları sürükleyip gün ışığına çıkarmayacağımızı mı sanıyorlar?
.
Ve nihayet, bir başka ilginç nokta [daha] var. Considérant, 1893’e kadar yaşadı. Demokratik Manifesto’sunu 1843’te yayınladı. Marks ve Engels, 1847’de, Komünist Manifesto’larını yayınladılar. Daha sonra, Marks ve Engels’in Manifesto’ları, bütün Avrupa dillerinde tekrar tekrar yayınlandı. Herkes bilir ki, Marks ve Engels’in Manifesto’ları yeniçağ açan bir belgedir. Durum böyleyken, Considérant ya da dostları, Marks ve Engels, hayatta bulunurlarken, bunların, “sosyalizmi”, Considérant’ın Manifesto’sundan çalmış olduklarını söylememişlerdir. Okurlar, bu garip değil midir?
.
Öyleyse, bu “İlkel” zıpçıktıları -“Bilginler”, özür dilerim- bu türlü zırvalara iten nedir? Kimin adına konuşuyor bunlar? Considérant’ın Manifesto’sunu, Considérant’ın kendisinden daha mı iyi biliyorlar? Yoksa Considérant ve taraftarlarının Komünist Manifesto’yu okumamış olabileceklerini mi sanıyorlar?
.
Ama yeter… Yeter, çünkü anarşistlerin kendileri de, Romus ve Çerkezişvili tarafından yapılan Donkişotvari cihat saldırısını, ciddiye almıyorlar. Bu maskaraca cihadın utanç verici sonu çok açık olduğundan, pek üstünde durmaya değmez.. Asıl eleştiri üzerinde ilerlemeye devam edelim.
.
Anarşistler, belirli bir hastalıktan muzdariptirler: kendilerine karşı olan partileri “eleştirmekten” çok hoşlanırlar, ama bu partileri birazcık olsun tanımak için kendilerini sıkıntıya sokmazlar. Gördük ki, anarşistler, Sosyal-Demokratların diyalektik yöntemini ve materyalist teorisini “eleştirirken” tamamen böyle davranmaktadırlar (Birinci ve İkinci Bölüm). Onlar, Sosyal-Demokratlar tarafından savunulan, bilimsel sosyalizmin teorisi ile uğraşırlarken de aynı yolda davranmaktalar.
.
Örneğin, aşağıdaki gerçeği alalım. Sosyalist-Devrimciler ile Sosyal-Demokratlar arasında var olan temel anlaşmazlıkları kim bilmez? Birincilerin, marksizmi, marksizmin materyalist teorisini, onun diyalektik yöntemini, programını ve sınıf mücadelesini reddederlerken; Sosyal-Demokratların tümüyle marksizmden yana olduklarını kim bilmez? Bu temel anlaşmazlıklar, Revolutsionnaya Rossiya (“Devrimci Rusya”)(Sosyalist-Devrimcilerin resmi organı) ile İskra (“Kıvılcım” Aralık 1900’de yayınlanmaya başladı ve 1903’e kadar, esas olarak Lenin’in yönetiminde kaldı. 1903’te, Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin bölünmesi üzerine, Menşeviklerin eline geçti. O zaman, Partinin de resmi organı haline gelmişti)… (Sosyal-Demokratların organı) arasındaki tartışmadan biraz olsun haberi olan, fısıltıyı bite duyan herhangi bir kimseye çok açık olması gerek. Ama ikisinin arasındaki bu farklılığı görmek yeteneğinden yoksun, Sosyalist-Devrimciler ve Sosyal-Demokratların her ikisinin de Marksist olduğu şamatasını yapan böyle “eleştiriler” hakkında ne diyeceksiniz? Böylece, örneğin, anarşistler hem Revolutsionnaya Rossiya ve hem de İskra’nın Marksist olduğunu ileri sürüyorlar.
.
Bu, anarşistlerin, Sosyal-Demokrasi ilkeleriyle ne denli “Tanışık” olduğunu gösteriyor! İşte, onların “bilimsel eleştiri”lerinin gerçekliği ortadadır…
.
Bu “eleştiriyi” inceleyelim. Anarşistlerin başlıca “suçlamaları” şu ki, onlar, Sosyal-Demokratları gerçek sosyalist olarak görmüyorlar – sizler sosyalist değilsiniz, sizler sosyalizmin düşmanısınız, deyip duruyorlar.
.
Bu oyunda Kropotkin’in yazdıkları işte şudur: “Sosyal-Demokrat okulun, ekonomistlerinin çoğunluğu tarafından ulaşılan sonuçlardan farklı sonuçlara ulaşıyoruz. … Sosyalistlerin [Sosyal-Demokratları da kastediyor – Yazar] çoğunluğu devlet kapitalizmine ve kolektivizme varırken, biz… Özgür komünizme ulaşıyoruz” (Kropotkin, Modern Bilim ve Anarşizm, Syf. 200)

Sosyal-Demokratların, bu “Devlet kapitalizmi” ve “Kolektivizmi” nedir?
.
Bununla ilgili olarak Kropotkin’in yazdıkları şöyledir. “Alman sosyalistleri diyor ki, bütün birikmiş servet, işçi birliklerinin yönetimine ulaştıracak, üretim ve değişimi örgütleyecek ve toplumun yaşam ve emeğini denetleyecek olan devletin elinde toplanmalıdır.”.
.
Ve dahası: “Onların planlarında… Kolektivistler, iki katlı bir hatanın… Suçlusudurlar. Kapitalist sistemi yıkmak istiyorlar, ama bu sistemin temellerini oluşturan iki kurumu koruyorlar: temsili hükümet ve ücretli iş.” “Kolektivizm, çok iyi bilindiği gibi… Ücretli işi… Korumaktadır. Sadece… Temsili hükümet… Patronun yerini almaktadır.” “Bu hükümetin temsilcileri, üretimden sağlanan artı-değerin tümünün yararlarını kullanma hakkına el koyar. Ayrıca, bu sistemde, basit emekçinin işi ile yetenekli zanaatçının işi… Arasında ayırım yapılmaktadır: kolektivistlerin düşüncelerinde, tecrübesiz işçinin emeği basit emek iken, tecrübeli zanaatçı, mühendis, bilim adamı ve benzerlerinin emeğini, Marx, karmaşık emek olarak adlandırmaktadır ve bunlar, daha yüksek ücret hak etmektedirler.”Böylece, işçiler, kendileri için gerekli olan ürünleri, gereksinmelerine göre değil de, “Topluma sunmuş oldukları hizmetle orantılı olarak” alacaklardır.
.
Gürcü anarşistler de aynı şeyi söylemektedirler, ama daha büyük güvenle. Özellikle, bunların arasında, pervasız önermeleriyle tanınan Bay Bâton’dur. Şöyle yazıyor: “Sosyal-Demokratların kolektivizmi nedir? Kolektivizm, ya da daha doğrusu, devlet kapitalizmi, aşağıdaki ilkeye dayanmaktadır: herkes istediği kadar çalışmak zorundadır, ya da devletin belirlediği kadar çalışacak ve emeğinin değerinin karşılığını mal biçiminde alacaktır.” Bunun sonucu olarak, burada, “bir yasama meclisine gerek vardır… (aynı zamanda) bir yönetici güce ihtiyaç vardır, yani bakanlara, her türden yöneticilere, jandarmalara ve casuslara ve belki de, eğer hoşnut olmayanların sayısı pek çok ise, birliklere de.”
.
Anarşist Bayların, Sosyal-Demokrasiye savurdukları ilk “Suçlama” işte böyledir.

Böylece anarşistlerin tezlerinden şu çıkar: Sosyal-Demokratların düşüncesinde, işçileri kiralayacak ve kuşkusuz “Bakanları, … Jandarmaları, casusları olacak” tam bir efendi gücünde bir hükümet olmaksızın, sosyalist toplum olanaksızdır. Sosyalist toplumda, Sosyal-Demokratların düşüncesinde, “Kirli” iş ile “Temiz” iş arasındaki ayırım (Fourier, Charles (1772–1837) Bilimsel sosyalist düşüncenin gelişimi üzerine büyük etki yapmış olan Fransız ütopik sosyalisti. Engels ona “Sosyalizmin atalarından biri” derdi. Fourier, çeşitli iktisadi işletmelerden oluşacak bir “örgütlenmeye” dayalı gelecekteki sosyalist sistemde, emeğin oynayacağı yaratıcı rolün üzerinde durmuştur. 1840’larda, Birleşik Devletlerde kurulan, birçok Fourier kolonileri arasında en ünlüsü Massachusetts’teki Brook Çiftliği idi. Albert Fourier’nin bu ülkedeki baş öğrencisi Albert Brisbane idi. Syf. 61) kalacak, “herkese gereksinmelerine göre” ilkesi reddedilecek ve bir başka ilke, yani “herkese hizmetine göre” ilkesi, egemen hale gelecektir.

Anarşistlerin, Sosyal-Demokratlara karşı “Suçlama”larının temeli olan iki noktadır bu. Anarşist Baylar tarafından ileri sürülen bu “suçlama”nın herhangi bir temeli var mıdır?

Biz, bu konu ile ilgili olarak, anarşistlerin söyledikleri her şeyin, ya bir aptallık sonucu, ya da alçakça bir iftira olduğunu iddia ediyoruz.
.
İşte gerçekler. Karl Marx’ın ta 1846’da dediği gibi: “İşçi sınıfı, gelişim çizgisinde, eski burjuva toplumun yerine, sınıfları ve onların düşmanlıklarını ayıklayıp atacak bir birlik koyacak ve artık politik güç diye adlandırılacak olan şey olmayacaktır.” Bir yıl sonra, Marks ve Engels, aynı fikri, Komünist Manifesto’ da ifade ettiler.
.
1887’de Engels, “Devletin, kendini, bir tüm olarak toplumun gerçek temsilcisi sayması, -toplum adına üretim araçlarının sahipliğini alarak- aynı zamanda, onun, devlet olarak en son bağımsız işidir. Toplumsal ilişkilere devlet müdahalesi, birer birer, her alanda gereksiz hale gelir ve daha sonra kendini tüketir. Devlet ‘ortadan kaldırılmamıştır’, çözülüp yok olmuştur.” diye yazıyordu.

1884’te aynı Engels, “Bu nedenle, devlet, ta sonsuzluktan beri vardı denemez. Hiç bir devlet veya devlet gücü kavramına sahip olmayan, devletsiz yürüyebilen toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara ayrılmasını zorunlu kılan iktisadi gelişmenin belli bir aşamasında devlet de bir zorunluluk oldu. … Şimdi, üretimin gelişmesinde, bu sınıfların varlığının, sadece zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda da, üretim için kesin bir engel haline geldikleri bir döneme hızla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, bir zamanlar nasıl doğdularsa, aynı biçimde kaçınılmaz olarak, yok olacaklardır Devlet de, kaçınılmaz olarak, onlarla birlikte yok olur. Üreticilerin özgür ve eşit birliği temeli üzerinde, üretimi yeniden örgütleyen toplum, bütün devlet mekanizmasını, o zaman, layık olduğu yere atacaktır – eski eserler müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına” (İtalikler bana ait [J. St.]) diye yazıyordu…
..
Engels, aynı şeyi, 1891’de tekrarladı. Gördüğünüz gibi, Sosyal-Demokratların düşüncesinde, sosyalist toplum içersinde, bakanlarıyla, valileriyle, jandarmasıyla, polis ve askeriyle devlet, siyasi güç denilen şey için yer bulamayacak olan bir toplumdur Devletin varlığının en son evresi, proletaryanın, burjuvazinin nihai yıkımı için, siyası gücü ele geçireceği ve kendi yönetimini (diktatörlüğünü) kuracağı zaman, sosyalist devrim dönemi olacaktır Ama burjuvazi ortadan kaldırıldığı zaman, sınıflar ortadan kaldırıldığı zaman, sosyalizm iyiden iyiye yerleştiği zaman, herhangi bir siyasi güce gerek kalmayacak ve devlet denilen şey tarih alanına çekilecektir.

Gördüğünüz gibi, anarşistlerin yukarda belirtilmiş olan “suçlamaları”, temelden tümüyle yoksun tam bir dedikodudur.
.
“Suçlama”nın ikinci noktası açısından Karl Marks, bununla ilgili olarak şunları söylüyor “Komünist [yani sosyalist [J. St.] toplumun daha yüksek bir aşamasında, işbölümü altındaki bireyin kölece boyun eğmesi ve bununla birlikte kafa ve kol emeği arasındaki antitez yok olduktan sonra; emek, yaşamın basit bir aracı halinden [çıkıp] yaşamın bizzat temel bir zorunluluğu haline geldikten sonra üretici güçler de bireyin her yönden gelişmesiyle artıktan sonra… Ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufku tümüyle arkada bırakılabilir ve toplum, bayrağının üzerine şunları yazabilir: herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmelerine göre”
.
Gördüğünüz gibi, Marx’ın düşüncesinde, komünist (sosyalist) toplumun daha yüksek aşaması, işbölümünün “kirli” ve “temiz” ve kafa ve kol emeği arasındaki ayırımın tümüyle ortadan kalkacağı, işin eşit ve toplumda herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre, gerçek komünist ilkenin yerleşeceği bir istem olacaktır. Burada ücretli işin yeri yoktur.
.
Görülüyor ki, bu “Suçlama” da temelden yoksundur. İki şeyden biri: ya Anarşist Baylar, Marks ve Engel’in yukarda belirtilen eserlerini hiç görmemişlerdir ve söylentilere dayanarak “Eleştiri”ye kendilerini kaptırmışlardır; ya da bunlar, Marks ve Engels’in bu eserlerini biliyorlar ve açıkça yalan söylüyorlar.
.
Birinci “Suçlama”nın yazgısı böyledir. Anarşistlerin ikinci “Suçlaması”, Sosyal-Demokratların devrimci olduklarını görmezlikten gelmeleridir. Sizler devrimci değilsiniz, sizler şiddet devrimini reddedersiniz, siz sosyalizmi yalnızca oy pusulaları yoluyla kurmak istiyorsunuz, diyorlar anarşist Baylar.
.
Şuna kulak verin: “Sosyal-Demokratlar… “Devrim”, “Devrimci mücadele”, “Elde silah dövüş” sözlerini tekrarlamaktan hoşlanırlar. … Ama eğer siz, bütün iyi niyetinizle, onlardan silah isteyecek olsanız, onlar, size büyük bir ciddiyetle seçimlerde kullanmak için oy pusulası uzatacaklardır.” “Devrimciler için uygun olan taktiklerin, yalnızca, kapitalizme, kurulu iktidara ve mevcut burjuva sisteminin tümüne bağlılık yemini ile barışçı ve legal parlamentarizm olduğunu” iddia etmektedirler.
.
Tabii ki, Gürcü anarşistler de, hatta daha da büyük bir güvenle aynı şeyi söylüyorlar. Örneğin, aşağıdaki sözlerin sahibi, Bâton’u alalım.
.
“Sosyal-Demokrasinin tümü… Açıkça, tüfeklerin ve silahların yardımıyla savaşmanın bir burjuva devrim yöntemi olduğunu, partilerin yalnızca oy pusulaları, yalnızca genel seçimler aracılığıyla iktidarı ele geçirebileceğini ve sonra da parlamenter çoğunluk ve yasama yoluyla toplumu yeniden örgütleyeceğini iddia ediyor.”

Anarşist Bayların marksizm için söyledikleri işte budur.
.
Bu “Suçlama”nın hiç bir temeli var mıdır?
.
Biz, burada da, anarşistlerin, cehaletlerini ve hırslarını iftira ile açığa vurduklarını iddia ediyoruz.
.
İşte gerçekler: Daha 1847’nin sonlarında Karl Marks ve Friedrich Engels, şöyle yazıyordu: “Komünistler görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Amaçlarına, ancak bütün mevcut toplumsal koşulların zorla devrilmesiyle ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Bırakın, egemen sınıflar, bir komünist devrimiyle titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. Ama kazanacakları bir dünya vardır. Dünyanın bütün işçileri, birleşiniz!” (İtalikler benimdir. [J. St.])
.
1850’de, Almanya’da yeni bir patlama bekleyen Karl Marks, o zamanki Alman yoldaşlara, şunları yazıyordu: “Silahlar ve cephaneler hiç bir bahane ile teslim edilmemelidir. … İşçiler, kendilerini, bir kumandana… .ve bir genelkurmaya sahip bir proletarya muhafızı halinde bağımsız olarak örgütlemelidirler. …” Ve bunu “Gelecekteki ayaklanma sırasında ve sonrasında göz önünde bulundurmanız gerekir”. (İtalikler benimdir. [J. St.])
.
1851-52’de Marks ve Engels, şöyle yazıyordu: “Ayaklanmaya bir kere başlanınca, en büyük kararlılıkla ve saldırı durumunda hareket edilir. Savunma her silahlı ayaklanmanın ölümüdür. Düşmanlarınızı, güçleri dağılmışken şaşırtın, küçük de olsa her gün yeni başarılar hazırlayın. … Düşmanlarınızı, size karşı güçlerini toplayamadan geri çekilmeye zorlayın; bugüne kadar bilinen en büyük devrimci siyaset ustası Danton’un dediği gibi: l’audace, de l’ audace, encore de l’audace!”
.
Sanırız, burada, “Oy pusulalarının” ötesinde bir şey kastediliyor. Nihayet, Paris Komününün tarihini hatırlayınız. Paris’teki zaferle yetinen ve Versailles’a, karşı-devrimin bu fesat yuvasına saldırmaktan kaçınan Komünün nasıl barışçı bir biçimde hareket ettiğini hatırlayınız. O zamanlar Marx’ın ne dediğini bilir misiniz? Paris işçilerinin oy sandığı başına gitmesi için çağrıda mı bulunmuştu? Paris işçilerinin uysallığını onaylamış mıydı (Paris’in tümü, işçilerin elindeydi), yenilen Versailles’a karşı gösterdikleri iyi niyeti onaylamış mıydı? Marks’ın söylediklerini dinleyin: “Ne [büyük bir] esneklik, ne [büyük bir] özveri yeteneği [var] bu Parislilerde!
.
Altı aylık açlıktan sonra… Prusya süngülerinin altında ayaklanıyorlar. Tarihte böyle bir büyüklüğün örneği yoktur. Eğer yenilirlerse, kabahat, yalnızca “iyi niyetlerinde” olacak. Önce Vinoy, sonra da Paris Ulusal Muhafızının gerici kesimi, geri çekildikten sonra, derhal Versailles’a yürümeleri gerekirdi. [italikler benimdir. [J. St.] Vicdani nedenler yüzünden, en uygun an kaçırıldı. Sanki haylaz garabet Thiers, Paris’i silahsızlandırmaya kalkışmasıyla, iç savaşı başlatmamış gibi, iç savaşı başlatmak istemediler.”
.
İşte Karl Marks ve Friedrich Engels böyle düşündüler, böyle davrandılar. İşte Sosyal-Demokratlar böyle düşünür, böyle davranır.
.
Ama anarşistler tekrarlamaya devam ediyorlar: Marks ve Engels ve onların izleyicileri yalnızca oylarla ilgileniyorlar – şiddet kullanılan devrimci eylemi reddediyorlar. Gördüğünüz gibi, bu “suçlama” da, anarşistlerin, marksizmin özü konusundaki cehaletlerini açığa vuran bir iftiradır.

İşte ikinci “suçlama”nın da sonu bu.

ANARŞİZM: BİR BURJUVA BİREYCİLİĞİDİR
İşçi sınıfının tarihsel olarak ilk başarılı iktidar deneyimi olan Sovyet Devrimi’nin mimarı Vilademir İliç Lenin’de tıpkı Karl Marks ve Frederich Engels gibi bir burjuva akım olan Anarşizm ile ciddi bir savaş vererek teorisini olgunlaştırıyor. Lenin yoldaş bakın bu konuda neler diyor:

I. Anarşizm, 1866’dan bu yana sömürüye karşı genel sözlerden başka hiçbir şey ortaya koymadı. Bu sözler ise 2000 yılı aşkın bir zamandan beri kullanıla gelmektedir.

Eksiği: a) Sömürünün nedenlerinin kavranması, b) Toplumun, sosyalizme götüren gelişmesinin kavranması, c) Sosyalizmin gerçekleşmesinin yaratıcı gücü olarak sınıf savaşımının kavranmasıdır.

II. Sömürünün nedenlerinin kavranması. Özel mülkiyet, meta ekonomisinin temeli. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti. Anarşizm, tersine, bir burjuva bireyciliğidir. Bireycilik Anarşizmin felsefi temelidir. İktidarın birleşme ve örgütlenme gücünün yadsınması.

III. Toplumun gelişmesinin –büyük üretimin rolü– kapitalizmin sosyalizme dönüşmesinin kavranması. (Anarşizm umutsuzluğun sonucudur. Şaşkın aydının ya da baldırı çıplağın zihniyeti, ama proleterlerin değil.)

IV. Proletaryanın sınıf savaşımının anlaşılmaması. Burjuva toplumda siyasetin saçma yadsınması. İşçilerin örgütlenmesinin ve eğitimin rolünün kavranamaması.

V. Her türlü politikayı reddetme görünümüyle, işçi sınıfının burjuva siyasetine boyun eğmesi…” (Age, Syf. 229–230)

Totaliterizm eleştirisi üzerinden yapılan devlet düşmanlığı, hareketin içindeki çeşitli gruplar tarafından üzerinde en çok fikir birliği sağlanan konudur. Üçüncü dünya ülkelerini devletsiz bırakmayı hedefleyen küreselleşme politikalarına karşı alternatif küreselleşmeyi savunan bu gruplar, ezilen ülke halklarının iktidar perspektifli her türlü mücadelesine düşmanca bakmakta ve kendi projelerini engelleyici görmektedir. Bu görüşün aydınları da meseleyi farklı noktadan alsalar da bizim gibi ülkelere nihai olarak Anarşizmi sunmaktadır. Ezilen dünya ülkelerinin bir araya gelip kendi çıkarlarını savunmalarıyla mümkün olur. Azgelişmiş ülkelerin kalkınması ise ancak kalkınmayı isteyen halk kesimlerinin iktidarı ele geçirmesiyle olanaklıdır.

BÜTÜN FİKİRLERİYLE GERÇEĞİN DIŞINDA
Küresel sistemin efendileri, kurucu olamayan sözde yıkıcılar besliyor ve kışkırtıyorlar. Sistemin ihtiyacı, muhalif güçleri devrim yapacak kuruculardan uzak tutmak ve başıbozuk yıkıcılık, her zaman sistemin sigortasıdır. Sistem, yıkılmazlığını onlar aracılığıyla gösterir. Onların tarihsel rolleri, sistemin toplum üzerindeki otoritesini pekiştirmektedir.
.
Sistemin sahipleri, eğer kendilerine “meydan okuyan” sözde yıkıcılar yoksa onları yaratmak zorundadırlar. Her sistem, devrimci kurucuların önlerini kesmek için, kendi Bakunin’lerini ve Kropotkin’lerini üretmiştir. Siteme zaptiye kadar, “Sivil itaatsizlikler” de gerekir. 1980’lden sonra Eric Fromm’ların piyasaya salınması ve ÖDP gibi hem liberalizme hem de Anarşizm’e komşu örgütlerin kurdurulması boşuna değildir.

Hiçbir doktrin, hayatın dışında kalamaz ve kalmamıştır. Anarşizm’i hayatın içine çeken, hayatını kaybetmekte olan sistemin, ölüme giden hâkim sınıfıdır. Anarşizm, bütün fikirleriyle gerçeğin dışında dururken, kendisine verilen işlevle kollarından tutulup gerçeğin içine çekilir. Onun aşırı kendiliğindenciliği, sistem sahibinin aleti işlevinde hayat bulur.

Anarşizm, bugün emperyalist mafyanın neo-liberal ideolojisinin bir kolu konumundadır. Artık anarşizm, Beyaz Saray’ın soytarısıdır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: