Türkiye’de Sinemada Arabesk, Varoluşçuluk, Bakunincilik ve Sosyalist Gerçekçi Sanat

Ülkemizde özellikle 1980’lerden sonra arabesk bir ekol oldu. Gencinden yaşlısına emekçi olan herkes anlatılanlara göre radyoda arabesk şarkılar çalsın diye bekledi, kasetler satın aldı, içki masaları kurdu, ileri dozda acı; acının bir bireye ya da kara sevda biçimine büründürülmesi tüm cunta güdümlü radyo ve iletişim araçlarından adeta zehirli bir atığın bir fabrikadan salınması gibi salındı.

İletişim önemli bir araç. Dünyadaki hiçbir devlet, iktidar, egemen sınıf iletişim araçlarının gücünü hafife almaz. Bunu olabildiğince kendi lehine, açık ya da örtük propagandasının, dünya tehâyyülünün biçimine göre kullanır. 1960-80 arası ise Türkiye’de sınıf ve özgürlük mücadelesinin doruğu. Halk kitlelerinin büyük emekçi direnişlerine katıldığı, değiştiği, dönüştüğü ve buna karşılık burjuvazi ve emperyalizmin cuntalar tertiplediği, işkencehanelerin kurulduğu da bir dönem. İşte böyle yurtseverlik coşkusunun emperyalist kozmopolitanizm ile karşı karşıya geldiği de bir dönem.1980 ise bir milat, halk kitleleri üzerindeki irasyonal baskının başlangıcı ve bununla birlikte -baskı devamlı sürdürülemeyecek olduğu için- dinselleşmenin organize edilmeye başlandığı dönem.

1960-80 arası dönemde icra edilen sanat eserlerinin hemen hepsi dünyadaki sanat akımları ile birlikte yürütülen tarzda icra ediliyor. Örneğin sosyalist gerçekçi sanat bu dönem burjuva yeşilçamın içinden çıkmaya başlıyor. Sinema bir dönem şehirli burjuva ve küçük burjuva kitlelerin dünya görüşlerindeki romantik iyimserliğe dayanırken gün gün bir değişime uğruyor. Büyük yeşilçam yıldızları kendilerini sınıf filmlerinde konumlandırmaya uğraşıyor. Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney gibi insanların işçi, köylü, yoksul, emekçi yığınlara ulaşan onların dünyasını gösteren eserlerde baş göstermeye başladığı, sinemanın artık belli bir dönemden sonra burjuvaların refahını da filmlerin içerisinde göstermeye başladığı görülüyor. Bunun en bariz örneği Yılmaz Güney’in “Arkadaş” filmi. Film, burjuvazinin renkli dünyası ile başlıyor, çürümesinin devrimci Âzem figürünün bölgeden uzaklaşmasıyla göstererek sonlanıyor.

1980 sonrasında ise elbette zenginin fakire yönelik suçları işleniyor ama aynı zamanda Arabesk şarkılar söyleyerek emekçi hayattan kurtulan, kendisine kötülük etmiş insanların karşısına parası ve şöhreti ile dikilerek gücünü ispatlayan “İbo” figürü, “Ferdi” figürü beliriyor. Bu arada toplumsal hareketlerin marjinal bir kalıba itildiği, halktan giderek kopartıldığı işkence, baskı, idam dönemlerinde arabesk ilmek ilmek örülüyor topluma. Yılbaşı dansözlerinin yarattığı çıplaklık resmi kanallardan verilirken bir yandan genç delikanlıların yoksulluk içinde gelişimlerine darbeler indiren duygusal saldırı arabeskle başlıyor. Dertten kederken alkole yönelen, aşk acısıyla kendini Müslüm şarkılarında jiletleyen psikolojik bozukluklar baş gösteriyor. Sanatın olabilecek en kötü toplumsal formu olan arabesk yarattığı melankoli duygusuyla aklın insanını akılsız aşkların, biyolojik gamların girdabında boğuyor. Arabesk bir bakıma aydınlanma insanının görüş açısını kısaltan, onu boğarak durduran bir zehir gibi kaplıyor tüm toplumun önünü. Artık sadece yakın mesafe görülüyor.

Karl Marx  “sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır.” diyor.

İşte arabesk aslında sevgiyi ama sapkın ve acı dolu bir sevgiyi bir kişiye endeksliyor. İnsanın dünyaya bakış açısını daraltıyor, sevginin anlamını bozuyor. Bu sevginin motivasyonu bir zehirden fazlası değil. Halk kitleleri bilinçli ya da bilinçsiz bu melankoliye “kara sevda” diyerek tanımlıyor. Dedemden duyduğum bir sözdü bu ilk defa, tam da o dönemlerde genç olmuş bir kişiydi ki bu kavramın kötülüğünü anlatırkenki yüz ifadesini, azca söylediklerini, daha doğrusu daha sonradan fark ettiğim majör depresyon belirtilerini unutmuyorum.

Film kapağı dahi insanı insanlıktan çıkmış gösteriyor.

Dolayısıyla Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses gibi şarkıcıların genel olarak bugün veya dün öyle ya da böyle, bilinçli ya da bilinçsiz olarak karşı devrimci düşünceleri besleyen, emekçileri yasa boğan, içki masalarına oturtup uyuşturan bir anlayışı getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Sosyalist Gerçekçi Sanat

Şüphesiz sosyalist gerçekçi sanat bütün bunların tam tersini ifade etmelidir. Umutsuzluğu değil, umudu aşılamalıdır. Güçsüz devrimci figürünü değil, olabilecek en gerçek devrimci figürünü göstermelidir. Güçsüzün güçlüyü devirişini ama bunu öylece değil, halk kitleleri ile dönüşerek başardığını göstermelidir.

Bu sanat İşçiye, köylüye, gençliğe tutkulu ve tüksek bir aşkı anlatmalıdır. İnsanın yıldırımlarla, kasırgalarla, şimşeklerle ifade ettiği en doğal duyguları en yüksek ifadelerle göstermelidir. Bu sanatın gösterdiği veya hedefine koyduğu şey bireysel kurtuluş değil, toplumsal kurtuluş olmalıdır.

Bu sanat felsefi yönü olan, gösterirken ya da anlatırken diyalektik materyalist metodun tekniklerini göstermeli, karanlığın veya kötü koşulun daima sürmeyeceğini, karanlık varsa aydınlığın da mutlaka olacağını; bunun zaten doğada sürekli var olduğunu gösteren yani en temel şekilde karşıtların birliği yasasına göre işleyen bir dinamiği içeren bir sanat olmalı ki halk kitlelerinin düşünce dünyası gamın kederin ya da paranın getireceği sözde mutluluk umuduyla milyonların sömürüldüğü, tüm dünyada savaşlara itildiği sistemin içinde bir kurtuluşun olmadığını insanlığa anlatmalıdır.

Bu sanat emperyalizme biçim ve içerik kadar maddi ve manevi olarak da karşı durmalıdır. Dolayısıyla bu sanat ticari kaygıların esiri olan bir sanat olmaktan ziyade bir partinin, kolektif aklın ürünü olarak, proletaryanın öncülerinin emeğiyle var olan bir sanat olmalıdır.

Bu sanat insanın insanı kulluğunu hedef almalı Maksim Gorki’nin Pavel Vlasov’unu, Çernışevski’nin Rakhmetov’unu örnek almalıdır. Bu sanat başka bir insanı göstermeli, başka bir toplumsal dinamiğin tohumlarını saçmalı ve acı, gam, keder yerine güç, ilke ve birlik duygusunu koymalıdır. Bu sanatın gerçekçiliği, gerçek halk kitlelerinin bu sanatın bir parçası olabilmesinde yatmalıdır ki böylece sanat hedef kitlesine doğru hitap edebilsin.

Bugünler

Bugün Türk sineması kısmi hürlüğün getirdiği ölçüde pek fazla renge sahiptir. Doğrusu Arabeskin etkisi kırılmış, başka bir dönem başlamıştır. Ancak arabeskin hedefi zaten arabeske dayalı bir toplum kurmak değil, burjuva toplumun egemenliğini sağlayacak kırılmayı, duygusal ve düşünsel yıkımı vermektir ki başarılı da olmuştur. Çünkü arabesk kültür doğrudan egemen sınıfla iltisaklı yapımcı, yönetmen, oyuncu kesimleri ile icra edilmiş, “şöhret basamakları” denen basamaklar onu icra edenlere hiçbir sorun olmaksızın bu yüzden sunulmuştur. Ama öte yandan sınıf filmleri çekenler çeşitli soruşturmalardan, suçlamalardan geçmiş işsizlik ve hapis tehlikesi ile karşı karşıya bırakılarak cunta döneminde ve sonrasında öğütülmüşlerdir.

Bugün Türkiye’de ünlü yönetmenler varoluşçu tarzda filmler çekmektedir ve bu filmleri izleyenler umutsuzluğun ya da kendine yönelme halinin başka türlerini hafif dozlarda yaşamaktadırlar. Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan’ın başını çektiği akım olarak öne çıkıyor. İki isim her ne kadar birbirlerinden çeşitli farklara sahip olsa da Zeki Demirkubuz daha aşağılardan geldiği için yoksul semtleri, sıradan insanları devrim öncesi Rusya’daki Dostoyevski kadar başarılı bir şekilde resmediyor. Ama en az Dostoyevski kadar umutsuz ve karanlık bir portre çiziyor. Sanatçının başarılı olduğunu söylemek zorundayım fakat sonuç olarak halk kitlelerine ulaşma gayesi de gütmediği için bireysel bir yakınmanın dışa yansıması olduğunu söylemek yanlış da olmaz. Nuri Bilge Ceylan ise İran sinemasından etkilenmekle birlikte başka tarzda bir küçük burjuva yaşamın, memurların, yazarların, fotoğrafçıların çevrelerindeki insanlara karşı ilişkilerini işleyerek kendi tarzını icra ediyor. Daha doğrusu Rus yönetmen Tarkovski ve İranlı yönetmen Abbas Kiyarüsteminin tarzını sürdürerek Anadolu insanının düşük melankolisini yüksekmiş gibi ele alarak yeni bir gerçeklik yaratıyor. Anadolu insanının genelde daha renkli ve neşeli olduğunu söylemek gerekiyor. İki yönetmenden hangisi başarılıdır demek her ne kadar yanlış bir soru olsa da genelde mutsuzluk genel olarak taşradaki ahlaksız ve yoz bir yaşamı daha net gösterdiği için Zeki Demirkubuz daha gerçekçi kalıyor. Örneğin bir kahvehanede ufak bir çocuğun uğradığı taciz ve akabinde gelişen kavgada olup biten her şey hayatın içinde bir çok kişinin görmek istemediği, bahsetmek istemediği meselelere çok benziyor.

Güncel protest filmler genelde Bakuninci bir tarzda başlayıp bir güldürü ve sudan çıkmış balık tipi karakterlerle olay örgüsünü işlemektedir. Müfit Can Saçıntı’nın pasifist anarşizme dair eserlerini izlemek genelde keyifli olsa da en temelde bu filmler küçük burjuvazinin sesidir ve sudan çıkmış balık olma hali de belli bir konforun, orta sınıfın erime halinin sonuçlarının sanata yansımasıdır. Meşhur mandra filozu veya “Babamın Ceketi” tarzı filmler bir noktada bu yönelim ve durumlara dairdir. Bu tarz sanat özellikle AKP dönemindeki bunalımın bir sonucudur ve olası bir sosyal demokrat iktidarda bıçak gibi kesilecektir.

Yine bu tarzda ama asla anarşizme dair olmayan, biraz da sansür delen tarzda olan Tolga Karaçelik‘in “Sarmaşık” filmi metaforları ile tarihe geçmeye aday filmlerden birisi. Dümdüz anlatılamayacak bir durumu karakterlerle anlatmayı seçen yönetmenin oldukça başarılı bir tarzı bu filmde yakaladığını göylemek mümkün.

Sosyalist yönetmen olarak Orçun Benli de “Gelincik” filmiyle bu yönde güzel bir başarı yakaladı diyebiliriz. 1990’larda sosyalistlere karşı çeşitli kanlı cinayetler işlemiş emekli bir özel harekatçının öyküsünü anlatan film mevcut yasaları delmeyecek tarzda olabilecek en geniş sınırlarla izleyicinin karşısına geçirilmiş.

Serkan Acar’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Aşk ve Devrim ise her ne kadar sosyalist gerçekçiliğin umut veren ana damarına ters bir akışa sahip olsa da filmin izleyiciye verdiği gerçekçilik hissi muazzam güzel. Ancak film, devrimci yenilgi dönemlerine ait ve bireysel teröristliğin çıkmazlarına dair olması bakımından önemli bir eleştiriyi taşıması bakımından güzel. Ama bunun yerine ne konacağını göstermemesi açısından eksik. Film müzikleri, çekimler, karakterlerin gerçekçiliği bakımından muazzam iyi. Ama yine de hedefini vurmayan iyi gerilmiş bir ok.

Sonuç niyetine; Görüldüğü gibi Türkiye’de önemli bir kimlik arayışı, sınıfsal bunalım ve sonuçlandırılmamış bir devrimci dönemin getirdiği olumsuzluk ve olumluluklar var. Kimi yönetmenler kabuklarına çekilirken kimileri kabuklarını kırmaya uğraşıyor. Kimileri oku çok güzel geriyor ama ok hedefini vurmuyor. Kimileri gerçeğe çok güzel bir biçimde kamerayı tutuyor ama insana inanmıyor.

Sosyalist gerçekçi sanat kimliğini bulan, sınıfını bilen, karşıtların birliğini doğru kavrayan, şeylerin birbirine dönüşümünü gören, kabuğu kıran, doğru yerde doğru söylevleri kolektif hareketle bir bütün olarak işleyen, bireysel yönetimi aşan, oku sakince gerip güçlü bir şekilde hedefe atan tam da bu sebeplerle umudun kendisi olan bir sanattır.

Emre Kabartaş

17.08.2022

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: