12 Eylül 1980 Faşist Darbesi Toplumu Nasıl Dönüştürdü?

12 Eylül 1980 kuşkusuz Türkiye tarihinde önemli bir tarih. Her yönüyle karşı devrime dair. Kendi içinde Türkiye burjuvazisinin yeni dünya düzenine uyumunun bir başlangıcı. Ama aynı zamanda Marksist solun Türkiye açısından bir değişim sürecine girmesinin başlangıcı.

12 Eylül cuntacıları kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde bu tertibi Türkiye’deki Marksist gelişimi kesmek için Amerika’nın talimatıyla gerçekleştirdiler. Ama aynı zamanda bu gelişmenin önüne ideolojik setler de çekmeyi uygun gördüler. Türkiye ekonomisinden tutun da kültürel hayata, sanata, edebiyata, hayat felsefelerine kadar toplum büyük bir dönüşümden geçirildi.

Eylülist darbe bir yandan neoliberalizme uygun halk düşmanı bir ekonomi-politikayı Özal’ı hazırlayarak, iktidara taşıyarak uyguladı. Bir yandan da ABD ve dolayısıyla CIA güdümlü tarikatçılığın örgütlendirilmesine önayak oldu. Egemen sınıflar için dinsellik yüzyıllardır ezilen kitleleri bariz haksızlıklardan dolayı peydah olan acılarını unutturmak için kullanmış ve bunu ideolojik bir çözüm, ezilenin mücadelesine bir set olarak, bu düzenden başka bir düzen olmadığına ikna yöntemi olarak kullanmıştır.

12 Eylül’ün dünya pazarına açılan piyasa anarşisi politikası yerel üreticileri biçmiş, işçiye sendika, grev, parti gibi haklar bile neoliberal inşa sürecinde yasaklanmış, işçi önderleri, eski partililer işkencelerden geçirilmiş dolayısıyla hapishanelerdeki yaşam ile dışarıdaki yaşam bu süreçte birbirinden kopartılmaya çalışılmıştır.

12 Eylül, devrimciyi içeride falakaya yatırırken, Kemalist devrime ve onun ekonomik, felsefi ve demokratik yönüne açıkça ihanet ederken dışarıda dünya mafya ekonomisinin küçük mafyacıklarını imal etmeyi de ihmal etmiyordu. Neoliberalizmin dolayısıyla emperyalizmin büyük metropollerde uzantılığını, kirli işlerini yapan bir çok mafya bu dönemde türetildi. Anti komünist sürek avları, yoksul mahalleler üzerinde türeyen lümpen eşkiyalara gladyo kimliği vermekle mümkün olabilirdi. Böyle de oldu, bugünkü ismi bilinen tüm mafya ve suç örgütü liderlerinin arkasında öyle ya da böyle Amerika’nın kendi çıkarları için durabiliyor olması, bu insanların geniş bir şantaj ağına sahip olabilmeleri yönetmenin ve burjuva siyaseti şekillendirebilmenin farklı bir boyutunu yer yer gözler önüne serebilmektedir.

Açıktır ki çürüyen kapitalizm işçiler, emekçiler, vatansever halk kitleleri karşısında her zaman hileye başvurur. Sonuçta savaş hile ile kazanılır; sınıfların varlığı ile mücadelesi bile aynı şeydir. Burjuvazi ve emperyalist mafya düzeni hangi sınıfı savunduklarını, hangi sınıfa karşı olduklarını biliyor ve ideolojik mücadeleleri buna göre belirliyorlar.

12 Eylül darbesi kitleleri sanatta en başta arabesk’e alıştırdı ve bu dünyanın değişmeyeceği tınısını emekçinin beynine kazıdı. Daha sonra ise yerli üreticinin soyulmaya başlandığı Özal döneminde çürüme ve yersiz cinsel neşeye dayalı pop’a alıştırıldı bütün bir toplum. Gazino köşelerinden parlatılan ve hayatları gerçekte trajedilerle, tacizlerle dolu genç kadınlar 12 Eylül’den sonra başlayan TRT’deki dansöz şovları gibi halkın önüne sunuldu.

Darbeden sonraki Türkiye’de dinsellik kadar cinsellik de ön plandaydı. Kahvelerde porno filmler yayınlanır bu sapkınlık şovuna belli yaştaki erkekler çekilir ve yozlaştırılırdı. 12 Eylül sonrası Türkiye’de haz ve acı birbirine harman edilmişti. Baskı ile yönetmek biraz böyledir. Biraz umut biraz neşe sonra yine elindekini avcunu verme.

Eylülizm uyuşmanın her türlüsünü aydınlanma insanına karşı bir koz olarak kullandı. Ama aynı zamanda hiç aydın üretemedi. Yalnızca varolan solcuları dönekleştirip kendi dönüşümünde kullandı.

Sonuçta 12 Eylül Darbesi sadece bir askeri darbe değil maceracı solun çaresizleşip dönmeye başladığı, liberalizmi cuntacıların gözetiminde emperyalist stk’larla birlikte proje edinerek dönekleşme pratiği haline getirdikleri, tüm halka ve vatana ihanetlerinin de bir tarihidir.

Dönekler her şeylerini Marksist Leninist birikimlerine sahip oldukları için kazanmışlardı. Yani yeni düzenin klasik sağcı aydına ihtiyacı yoktu. Tam da bu dönüşüme uygun olacak isimleri devşirmeliydi. İşte ikinci cumhuriyetçiler, akil insanlar vs. diye gördüğümüz kişiler, Altan kardeşler, babaları hep bunlardandı ve bir çoğu için Türk milleti de bir aşağılama konusuydu.

Türkiye solunda Bolşevizmden dönüş 12 Eylül’den sonradır. Gorbaçovculuk, Troçkizm, açık bir şekilde Anarşizm, sol liberalizm tam da bu dönemden sonra savunucularını bulmuştur. Stalin’den vazgeçiş 12 Eylül baskısına direnememe ile bir bütündür. Parçalanma buna dairdir. Dergi çevresiyiz diyen hareketlerden tutun da bugün işçi ve köylülerin onca sorunu varken öncü parti olma misyonunu es geçip burjuva partilerin takipçisi olan, kendilerini liberallere benzetmeye uğraşanlara kadar herkes bu değişimin parçası olarak sürdürmeye devam etmektedir.

İngiltere’de, ABD’de ve Türkiye’de Thatcher, Reagan ve Özal’ın aynı anda aynı doktrinler ile hareket etmesi, Gorbaçovculuğun gerici atakları, İran İslam devrimi ve Siyonist İsrail’in aldığı muhafazakar biçim birbirlerinden kopuk değerlendirilmemesi gereken olgular. Bu aynı zamanda 12 Eylül’ün dünya emperyalist sistemiyle kurduğu uyumun da arkaplanı.

Eylülizm bir süreç olarak bitmiş değil. Ne zaman ki neoliberalizme ve onun bürokratik uzantısı olan burjuva siyaset mekanizmasına karşı sınıfsal, yurtsever bir tutumla çıkılır, üreticinin, işçinin, köylünün davası tek çatı altında, her türlü çürümeye ve bayağılasmaya karşı bir tutumla savunulur işte darbenin yarattığı humma da o zaman son bulur…

-Emre Kabartaş

12.09.2022

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: